MEHMET FAKİHOĞLU HOCAEFENDİ[1]
ATZY-
Değerli Hocam siz Osman Hoca’nın hem köyden hem de İstanbul’dan çok yakın arkadaşısınız.
Hatıralarınızı dinlemek istiyoruz.
Mehmet
Fakihoğlu- Ben İstanbul'a geldiğimde Hoca Efendi (Osman Hoca) imamlık
yapıyordu. Osman Efendi Konya'dan benden evvel geldi. Ben 1953'te askere gittim
1955'te döndüm. Osman Efendi’nin askerlik meselesi vardı. Askerliği geciktirmek
için ve iskan hali Konya’da olduğu için buraya gelmişti. Ben askerlikten -ki
ben bir sene askerliğe gecikmeli gitmiştim- dönüşte 1955’te köyde 6-7 ay
kaldım. Köylüler orada imam olarak kalmam için bana baskı yapıyorlardı. Caminin
anahtarını önüme attılar gittiler. Ben burada duracak değilim, dedim. Bir ot
zamanı köylüler benim otları da biçtiler. Bazılarının konuşmalarına baktım
(Çapel Mustafa diye biri vardı biraz gürültülü konuşurlardı) hoşuma gitmedi
beni burası açmayacak dedim. Osman Efendiye mektup yazdım. Ne okuyorsunuz diye.
Sonra mektubun cevabı geldi bana. Mektubunda hangi dersleri, kitapları
okuduğunu bana bildirdi.
Mehmet
Armutçu- Dört Ölüler zamanında siz köydeydiniz. Mayıs 1956. Hatta iyi
hatırlıyorum siz cenazede vaaz etmiştiniz.
ATZY-
Dört Ölüler ne demek?
Mehmet
Armutçu- Tekkelilerin bizim köyden dört kişiyi öldürmüşlerdi o zaman.
Mehmet
Fakihoğlu- Ali Şalgacı, Mustafa Bakırcı, Akça Mehmet Akdağ da benden evvel
İstanbul'a geldiler. Osman Efendi ve üçü Mercan Camii, altı su deposu olan bir
odasında kalıyorlarmış. Ben onları buldum. 1956, 1 Ağustos. Konya’dan çıktım
geldim, onları buldum. Bir de Ankara'lı İsmail diye birisi vardı. O imam hatibe
gidiyordu. O da oradaydı. Camide mi görevliydi tam hatırlamıyorum. Bursa'lı bir Hoca Efendi vardı, kendisi imam,
oğlu da müezzin idi. Konya'da okurken sarf ve nahvin temel kitaplarını Molla
Cami'ye kadar okumuştuk. Hatta ben ve Osman Efendi bu üç arkadaşa ders
okuturduk. Tramvayla Kamer Hatun Camii’ne derse giderdik. Hoca Efendi derslerin
bitiminde yatsı vakti evine giderdi. O vakte kadar birkaç grup vardı. 20-25
kişilik gruplar vardı. Birçoğu rahmetli oldu. Şimdi onlardan sağ olan Mustafa
Şeker var. Bayram vardı Niğdeli. Şahin vardı Manisa’da o da vefat etti.
Abdullah Hoca Osman Efendi ile ilgili daha çok bilgiye sahipti o da rahmetli
oldu.
| Tahtkadısı Camii Girişi Osman Şalgacı ile |
1958 yılında Hoca Efendi ile imtihana girdik. O zaman Ömer Nasuhi Bilmen müftü idi. Mütevazı bir zattı. Abdurrahman Şeref Güzelyazıcı komisyonda aza, üye idi. Abdurrahman Bey çok güzel vaaz ederdi. Edebiyatı çok güzeldi. İmtihana girdik. İmtihanda hiç unutmam Nur Suresi 24. ayeti ve şimdi hatırlayamadığım bir hadisin manalandırılmasını istediler. Ve başka şeyler de sordular. Bana bir konuşma yap bakalım dediler. Beş on cümle söyledim, tamam dediler. Tabii imtihanı kazandık.
Bu
arada Osman Efendi Sururi Camii'de imamlığa devam etti. Seydişehir’den Hafız
Halit de müezzinliğini yaptı. Sonra vaiz olarak tayin edildi. Hoca ile
çocukluğumuz da birlikte geçmişti. Komşuyduk. Oyun yeri olarak bildiğimiz bir
yer vardı Dibekbaşı denilen, evlerinin yakınında. Babası yapı ustası idi,
dedeniz dinamit kapsülü almış taş yapı ustası ya, çocuğuz Osman Efendi’de bu
kapsüllerden birini almış, ben biraz uzaktaydım bir şeylere vurur gibi bir hali
vardı bir patlama oldu bir bağırdı Osman Efendi, ne oldu dedim, koşarak
evlerine doğru gitti meğer bu kapsülü taşla ezeyim derken patlama olmuş, sol
baş parmakla işaret parmağı birer boğumundan kopmuştu. Bu olay 6-7 yaşlarında
oldu. Bu olayı çok iyi biliyorum.[2]
Nevşehir'e
tayini olunca onu İskeleye kadar götürdüm. Eminönü vapuruna binip otobüs
terminaline gidecekti. Otobüsler o zaman Sirkeci'den hareket ediyordu. İlk
tayini sanırım Adana'nın Kadirli ilçesine çıkmıştı. “Hemşehrim ben gitmeyeceğim
cami köşelerinde hayatı sürdüreceğim” dedi. Ben de “Olmaz, gideceksin” dedim.
Tabi gitti.
ATZY-
İlk tayini Kadirli’ye mi çıkmıştı?
Mehmet
Fakihoğlu- İlk tayini Kadirli’ye çıktı, gitti veya gitmeden tayinini Nevşehir'e
çevirtti.
ATZY-
Hocam köydeki hayat nasıldı? Siz köyden ne zaman çıktınız?
Mehmet
Fakihoğlu- Ben çok küçükken köyden ayrıldım. Yedi yaşında iken babamı
kaybettim. Babam ahirete yolculuk yatağında iken Ali Oduncu'nun babası beni
Çukurçimen’den aldı. Çukurçimen'de May'lı Musta(fa)fendi diye Ezher'den mezun
olmuş bir zat vardı. Konya ulemasından. Üçler kabristanından girerken yazı var
sola dönüyor, duvarın dibinden giderken 100 metre ilerde kabir taşında; May'lı
Musta(fa)fendi diye yazar. Çukurçimen'de imamdı. Hoca sert mizaçlı biri idi.
Çukurçimen'de teyzem vardı. Küçük Yusuf diye bir efendiyle evliydi. Büyük Yusuf
da Küçük Yusuf'un kız kardeşiyle evliydi. Teyzemi de nasıl yaptılarsa o Bayraktarlardan
oluyor annemin öz kız kardeşi orada Küçük Yusuf’la evliydi. Babam oraya ziyarete
gitmiş orada bir odada o köyden ders okuyan beş altı talebe görmüş; Kapcı
Seyyid Ali, Mustafa.. beş altı kişi orada okuyorlarmış. Hoca Efendi ile
konuşmuşlar. Ben o zaman Kuran okumayı biliyorum ve hatim de yapmışım. Köyde
Hacı Ömer Mehmed'i diye bir hoca vardı. Hasan Hüseyin diye bir oğlu vardı.
Aydın taraflarına göçtü. Rahmetli oldu. Tekeler derler bir ailenin köyün yukarı
kısmında bir evi var. Yanında Karaların evi var. Ben buraya okumaya giderdim.
Burada hafızlığa başladık. Koyat’da Kadir Hocaların değirmeni vardı. Orada da
çalışıyordu. Köyde bu işle meşgul olurken babam benim için Çukurçimen'deki
bacanağı ile görüşmüş. Kendilerinde kalmamı istemişler. O köy ve Hoca ile böyle
bir irtibatımız oldu.
ATZY-
Kaç yılıydı?
Mehmet
Fakihoğlu- 1940 yılı idi zannediyorum. Babam 1941 yılında vefat etmişti. Ben
vefatında bulundum. Ağustos ayı idi. Yayladan inim vaktiydi. Osman Efendi o
zaman köyde idi. Köy hayatı, ben bir şey anlamıyorum, yedi sekiz yaşlarındayım.
Çukurçimen'de bir odada May'lı Mustafendi'den ders okumaya başladım. Hafızlık
yapıyorum. İlk Latin yazıyı o öğretti bize. Hoca daha önce Karaviran'da
eğitmenlik yapmış, oradan da evliydi. Ancak talebeyle arasında sevecenlik
yoktu. İcabetti mi vururdu. Hatta hiç unutmam bir defasında elindeki sopayla
bir arkadaşa vurmuş elinde iz oluşmuştu. Oradaki arkadaşlarla bir gün
kararlaştırdık, kaçalım dedik. Kaldığımız yer de teyzemin evinin bitişiğinde
bir ev var orada bir odada kalıyoruz, hocanın evi de tam karşıda bizi rahat
oradan görebiliyorlar. Kaçalım dedik ama bizi görürler. Bir çaresini bulduk
evden kaçtık. Odayı boşalttık. Ben oradan çıktım karşıya geçtim. Bahçeler. Çok
güzel meyveler yetişirdi. Şimdi çok güzel kirazlar yetiştiriyorlarmış oralarda.
Diğer çocuklar Çukurçimenli ve orada kaldılar belki evlerine gittiler. Ben tek
başıma kaldım ve köyden çıktım, Tekke, Mihrap, Karadallaryeri epeyce yürüyerek
belki üç saat sonra akşam eve geldim. Zaten babam vefat etmişti. Vefatından
sonra tekrar Çukurçimen’e dönmüştüm. Annem işten geldi. Ot zamanı. Aşağı yukarı
Temmuz-Ağustos gibi. Meyvelerin olduğu zaman. Baktı ki ben gelmişim. “Niye
geldin?” dedi. “İyi gelmişin” dedi. “Yemeğini ye” dedi. “Sabahleyin erkenden
yola çıkacaksın” dedi. Tabii olacak olan oluyor. Hani bir ayet var ya; اِنَّ الَّذينَ
سَبَقَتْ لَهُمْ مِنَّا الْحُسْنٰى اُولٰئِكَ عَنْهَا مُبْعَدُونَ (Enbiya,
101). Sizin babanıza ve sizin babanıza ve (Osman Efendi'ye, Ali Şalgacı'ya)
bana o iyilik sebkat etmiş, bilemiyorum. Sabahleyin kalktım, Annem sade tuzsuz
yağla ekmek yağladı, dürdü, “al bunu giderken de ye” dedi. Daha küçük bir
çocuğum, çocuğum yahu. Tekrar Çukurçimen'e dönüyorum. Arada üç saat yol var.
Karadallaryeri, Mihrap, Kale'nin oradan Güney'e gidiyorsun yürü Allah yürü,
Tekke, ondan sonra Çukurçimen. Öğleye yetiştim ama. Ötekinleri yakalamışlar
getirmişler. Öğle namazına yetiştim. Hoca Efendi beni görünce “Nerdeydin sen
bakim” dedi. Bir gece geçmişti aradan. Babamın Tekke'den Küçük İbrahim diye bir
ahbabı vardı, “ben oraya gitmiştim” dedim. Yalan söyledim, tabii. Hoca bana bir
tokat vurdu. “Oraya gittin ha” dedi.
Sonbaharda,
kışa yakın, zannediyorum Kasım'dı bir cinayet oldu Çukurçimen'de. Bir bekçi
birini mi öldürdü yoksa bir bekçi mi öldürüldü, tam bilemeyeceğim. O cinayetten
sonra Hoca Efendi oradan ayrıldı. Çukurçimen'e on beş dakika mesafedeki May'da
oturuyordu. Hoca ayrılınca ben de mecburen köye döndüm. Köye döndüğümde Osman
Efendi köyde idi.
ATZY-
Hoca’nın cinayetle bir ilişkisi var mıydı?
Mehmet
Fakihoğlu- Yoktu tabii ama cinayet olunca tedirgin oldu demek. Hasan Dayım
Konya'da Hasan Köyüne hicret etmişti. Kış mevsiminde köye gezmeye geldi. Annem
dayıma durumumu anlattı. Dayım “ben bunu Konya'ya götüreyim” dedi. Ben onunla
Konya'ya geldim. Evdüreşe, Hasan Köyü, Kalfalar da diyorlar oralara sanırım.
Hasan Köyüne dayımın evine geldim. Orada yatıp kalkacağız, Evdüreşe'nin bir
hocası var. O da Mısır'da okumuş veya Şam'da okumuş. Hafızlığa devam ediyorum
Arapça ders de alıyorum. Epey bir şeyler okuduk bu hocadan. Hatırlarım
zamirleri ondan öğrendik. Bir sene geçti. Evdüreşe'de de bir cinayet oldu. Küçük
ve Büyük İbrahim denilen iki kişiden biri diğerini öldürmüştü. Ders okutan zat
orada imamdı. Sadıklarlı Dağlı Yusuf diye bir adam vardı hoca'nın ahbabı.
Beyşehir Gölü de çok dolu, oradan Alıkova'ya, o havaliye kanallarla su gelirdi.
O cinayet sebebiyle Hoca da oradan ayrıldı. Zannedersem katil olan adamla
Hoca’nın bir ahbaplığı vardı, bu sebepten olsa gerek hoca çekindi. O zamanlar
çocukluk tabi not almış değiliz hatırda kalanlar bunlar. Hocanın buradan
ayrılmasıyla biz boşta kaldık.[3]
Kadınlarpazarı'nda
bizim köyden hicret etmiş gelmiş Alaka’nın Burhan ve Kısa lakablı iki kişi
vardı onlar orada ticaretle meşgul olurlardı. Dayım beni bir ikindi vakti
buraya getirdi. Onlara benim hikâyemi anlattı. Bu zatlar Osman Efendi’nin
babası İsmail Efendi’nin de akrabaları olurdu. Onlar bizi aldılar Hacı Veyszade
Musta(fa E)fendi’ye (1887-1960) getirdiler. Yıl 1941’di. Hoca Efendi Piri
(Mehmed) Paşa Tekkesinde imamdı. Mevlana'ya varmadan arada bir cami. Orada
medfun biri de var. Piri Paşa Tekkesi adını almış. Orada imam. Bu cami
Kadınlarpazarı ile Mevlana arasında. Hacı Veyszâde Mustafa Efendi'ye durumu
anlattılar, yetim, okumak da istiyor dediler, o zaman başka talebe de yoktu, o
da “peki ben bunu alamayım” dedi. Fakat ben ders almak için Hasan Köyü'nden Piri
Paşa Tekkesine, Ahmet Efendi Hamamı da vardır orada, sabah gidip akşam
döneceğim. Yaya olarak mesafe bir saat. Tren de oradan geçiyor ama bana bir
faydası yok. Ben oradan sabah çıkıp akşam üzeri geri dönüyordum. Ben
başladığımda başlangıçta kimse yoktu sonra sayı çoğaldı. Kadınhanlı Salih
Büyükcan (Hadimli Emin isminde birinden de bahsediyor) diye bir arkadaş varmış
o benden önce başlamış ama hastalanmış gitmiş. Maylı Mustafa Efendi’de
hafızlıkta beş sayfaya kadar çıkmıştım. 1946'daki seçimden sonra biraz
genişleme rahatlık oluştu. Bu arada ben hafızlığı bitirdim ders okumaya
başladım. 1943-45. 1950 yılına kadar Hacı Veyszade Mustafa Efendi’nin
derslerine katıldım. Hacı teyze diye biri var tenha bir yerde bir çıkmazda evi
vardı. Gözleri de Hacı Teyze'nin görmezdi. Hacı Veyszâde Mustafa Efendi de onu
çok severdi. Benden sonra Mustafa diye bizden daha genç bir arkadaş ve Mehmet
Çelik diye arkadaş geldi. Hafızlığa başladılar önce. Biraz sayı çoğaldı. Hoca
dersi 17 yıl hizmet verdiği hatimle namaz kıldırdığı camisinde yapardı. Cami
içinde bir bölümü dershane gibi yaptık. Sonra Aziziye Camii'ne (1950'den sonra)
geldi. O dönemde devletin maaş ödemesi diye bir şey de yoktu. Çok sayılan
sevilen biriydi. Tahir Efendi ben oradayken Hacı İsa Efendi'de Arapça okudu.
Hafızlığı yok ama Arapça dersi okudu. Benden 5-6 yaş büyüktü. Tahir Hoca’nın,
genç yaşında hatırlarım Kalfalar mahallesinde bir camide, vaazını dinlemiştim.
Derbentli Mustafa Efendi vardı alim bir zattı vefat etmişti, güzel bir hafızdı.
Hoca Efendinin talebesi idi. Cemil Efendi vardı Hoca’dan Berika okuyorlardı. Hacı
Veyszâde Islâh-ı Medâriste Arapça mükâleme hocası imiş. Islâh-ı Medâris açılmış
sonra kapatılmış, yasaklar başlamış. Biz o zaman çocuğuz ya Hoca Efendi ders
bittikten sonra içerde ders çalışmaya devam edeceklere kapıyı arkadan sürgülemelerini
salık verirdi. Eskiye nazaran bir genişleme vardı ama yine de takibat vardı.
Bir
gün köyden arkadaşım Osman Efendi sırtından çobançantasını/azık torbasını atmış
Konya'ya gelmiş, görüştük. Onlar Çaybaşı'nda bir evde oturuyorlardı.
Hatunsaraylı Bayram Başpınar (1932-2017) da vardı. Konya İmam Hatip Okulu’nda
müdürlük de yaptı. (1973-1980) (9 Temmuz 2017 yılında vefat etti) Bayram Hoca
ile kalıyorlardı. Bayram Başpınar Edirnekapı Camii’nde müezzinlik de yaptı.
Sesi de güzeldi. Sonradan ilahiyatı da okudu. Çaybaşı, Hacı Fettah Mezarlığına
yakın bir yerde. Hasan Köyünün yol güzergâhında bir mevki. Karaman Yolundan
sola sapınca Çaybaşı'na çıkılır. Nasır Efendi (Dorlalı Abdünnasır Hoca) diye
bilinen bir hocanın evinde Arapça okudular.[4]
Fakat ben de zaman zaman derslere katıldım. Hatta Avamil okurken ben de birkaç
defa gittim. O Hoca Efendi de çok sonra ilim tahsiline başlamış, 35-40 yaşından
sonra okumaya başlamış, çok meraklı biri idi. Dışardan gelenleri okutuyorlardı.
Fenni Fırın diye bir ekmekçi fırını vardı onun arkasında, Aziziye Camii'nden aşağı
İstanbul Caddesine yürürken Eski Hapishane vardı o tarafa giderken orada bir
camide imamlık yapıyordu. O civarda bir yerde de oturuyordu. Bir taraftan da
talebe okutuyordu. Yardıma ihtiyacı olan ders olarak maddi olarak kimselere
yardım ediyordu. O zaman ki insanlar bu hususlarda titizdi. Biz orada neyle
okuduk ki. Bugün bursu vardı şunu vardı bunu vardı. Her şey var bugün imkanlar
fazla elhamdülillah. O zamanlar şimdiki gibi maddi imkânlar yoktu. Talebelerin
ihtiyaçları hocaların halktan istemesi veya yönlendirmesiyle karşılanıyordu. Gerçi
şimdi de değişiklik yok, birisini tanıyacaksınız, vesile olacak falan. Tabi
benim kaldığım yer farklı olduğu için düzenli görüşemiyorduk. Epey bir sonra
Osman Efendi’nin İstanbul’a gittiğini duydum.
ATZY-
Osman Hoca’nın köyden Konya’ya geliş tarihi o vakit nedir?
Mehmet
Fakihoğlu- Osman Hoca 1944 veya 1945'lerde Konya'ya geldi sanıyorum. Çünkü
epeyce kaldı orada. Onlar İstanbul'a geldikten sonra ben de 1956 da geldim.
1957'de vazife aldım. 1958'de beraber imtihana girdik. O da görev aldı.
Öncesinde kadrolu değil ama fahri görevler yapıyordu. Görev yaptığı mahallenin
sakinleri veya oranın cemiyeti yardımcı olurdu. Öyle bir hayat hikâyesi devam
etti. Epey bir zaman İstanbul’da Kasımpaşa’da kaldı.
ATZY-
Osman Hoca’nın köyden İstanbul’a gelişi sizce kaç tarihleridir.
Mehmet
Fakihoğlu- Zannederim 1949-50 tarihlerinde. Ben o zaman Konya’dayım. Bir ara
görüşemediğimiz bir dönem oldu demek ki o zaman İstanbul’a gelmiş.
ATZY-
Cihangir’de de kalmış?
Mehmet
Fakihoğlu- Cihangir'de Edebiyatçı bir öğretmen vardı. Hoca, bu zattan edebiyat
dersi alırdı. Bazen ben de giderdim. Cihangir Camii'nin yakınında. Zannedersem
Cihangir Camii'nin yakınındaki İlyas Çelebi Camii'nde de kaldı. Hoca ile biz
Kamer Hatun Camii'nde Safvet Efendi'de ders okuyorduk.
ATZY-
Şereflikoçhisar’da bir zat ile de irtibatı olmuş? Bu zat hakkında neler
biliyorsunuz?
Mehmet
Fakihoğlu- Şereflikoçhisar Müftüsü Hasan (Tahsin Bilge) Efendi bizim köyden
çıkmış bir âlim zat idi. Osman Hoca Şereflikoçhisar'da bulunmuş ve bu zat ile
görüşmüş. Ben görüşmedim. Bu zat Kulaksızlardan birisi idi. Kulaksızlardan
Bekir Efendi'nin amcası oluyormuş. Osman Hoca ona sanırım bir danışmak için uğramış.
| Soldan sağa: Seyit Balcı-Hocaefendi-Mehmet Armutçu |
Mehmet Armutçu- Benim bildiğim Koçhisar’a gitmiş Hasan Efendi birisine bir mektup yazmış belki İstanbul müftüsüne veya başka birisine. Öyle gelmiş İstanbul’a.
Bu
zatın mezarını Seyit Balcı görmüş.
ATZY-
Hacı Veyszade’de okuyordunuz.
Mehmet
Fakihoğlu- Hacı Veyszâde'de ders okumalarımız devam etti. Sonradan Kadınhanı,
Derbend gibi çeşitli yerlerden gelen talebelerle sayı arttı. Derbendli Musta
(fendi) falan derse gelirdi. Ayrıca Cemil Efendi ile Hoca Efendi'nin büyük oğlu
Tarikat-ı Muhammediye'nin Ebu Said el-Hâdimî tarafından yazılan şerhi Berîka'yı
okurlardı. Biz ise sarf ve nahivden belli başlı kitapları okuduktan sonra Hoca
daha çok Nuru’l-izah'ın şerhi Merâki'l-felah'ı okuturdu.[5]
Ali
Ulvi Kurucu Medine'de ikamet ediyordu. Bu zatın ailesi Konya'nın Şatr veya
Sakyatan diye bilinen ova köylerinden buraya gelmişler. Hacı Veyszade'nin
babası Hacı Veys Efendi Üçler Kabristanı'nın aşağısında Dolav Camisi (Şimdiki
adı Hacı Veyis Camii) var orada imamlık yapmış. Hacı Veyszâde Mustafa Efendinin
kabir taşına, yeğeni Ali Ulvi Kurucu’nun yazdığı kitabe:
Candan
ve cihandan geçerek affına geldim
Hasret
dolu ruhumla huzûrunda eğildim
Gufrânını,
rıdvânını Rabbim kerem eyle
Şâd
et beni bilcümle ziyâretçilerimle
Candan
geçen âşıkların ancak seni ister
Lûtfunla
nazar kıl bize dîdârını göster.
Vefat
tarihi: 5 Şubat 1960
Osman
Şalgacı- Gönenli Mehmet Efendi’yi de tanıdınız mı?
| Hocaefendi-Osman Şalgacı |
Mehmet Fakihoğlu- Örücüler Camii'nde kalıyoruz ya. Osman Efendi, Ali (Şalgacı) Efendi. Köyden biraz para getirdim bitti. Gönenli Mehmet Efendi talebelerle çok ilgilenen biriydi. İnsanların da itimatlarını kazanmış biriydi. Sultan Ahmet'te imamdı. Bir gün onu görmeye gittim. Yukarda saydığım arkadaşlarla Örücüler Camii'ndeki odada birlikte kalıyor birlikte yemek yapıyoruz. Ali Şalgacı'ya Mustafa Bakırcı'ya Ali Akdağ'a burada bir yandan da bu camide ders okutuyoruz. Biz ders görmek için Kamer Hatun'a gidiyoruz dönüp burada da ders veriyorduk. Gönenli Mehmet Efendi'ye bir akşam namazında gittim durumumuzu izah ettim; Örücüler Camii’nin bir odasına kalıyoruz” dedim. Kolumda kol saatim vardı. “Senin kol saatin de var” dedi. (Hoca burada gülümsedi). “Hocam bu zaman tayini için” dedim. Hoca bu tarihten sonra bize haftada bir harçlık vermeye başladı. Ben Kasımpaşa'da imamlık görevi aldıktan sonra Hoca Efendi camiye vaazlara gelirdi beni de çok severdi. Tanışmıştık ya. Allah rahmet eylesin. Çok büyük hizmetleri vardı Üçbaş medresesinde. Gönenli Hoca Efendi ile de böyle bir hatıram vardır.
Mehmet
Fakihoğlu- Osman Efendi Safvet Hocayla tanışmış.
ATZY-
Osman Hoca Safvet Hocayı nasıl bulmuş. Acaba Şereflikoçhisar’daki müftü
yönlendirmiş olabilir mi? Veya Şeref Güzelyazıcı’ya göndermiş olabilir mi?
Mehmet
Fakihoğlu- Tabi bunu bilmem mümkün değil. Doğrusunu bizzat Hoca’dan dinlemek
lazımdı. Ben buraya geldiğim zaman ilk defa Örücüler Camii’ne geldim. Yarıntesi
günü tramvaya bindik Kamer Hatuna derse geldik.
ATZY-
Osman Hoca o zaman Safvet Hoca’da okuyor muydu?
Mehmet
Fakihoğlu- Ben İstanbul'a gelmeden önce Hoca'ya mektup yazmıştım. “Orada ne
okuyorsunuz?” diye sordum. O da bana Kur’an harfleriyle çok güzel yazılmış
Osmanlıca bir mektup gönderdi. Mektupta anlattı. Mir'atül Usul, Şerhu’l- Akaid,
haşiyeleri Ramazan Efendi, Kesteli okuyoruz, diye okudukları kitapları bana
anlatıyordu. Safvet Efendi özellikle fıkıh usulü konusunda çok iyi idi.
ATZY-
Yıl kaçtı bu mektup yazıldığında?
Mehmet
Fakihoğlu- Ben İstanbul'a 1956 yılının 1 Ağustos'unda geldiğime göre mektup
daha evvel. Ben bir rüya görüyorum, evde de kimse yok. Hanımım sizin halanız
sayılır. Köyde kalıyorlar. Rüyamda bir yere çıkıyorum. Etrafa bakıyorum. Fatih
Camii’nin minareleri görülüyor. Süleymaniye'nin minareleri görülüyor. Allah
Allah. İstanbul'daymışım. İstanbul yedi tepe üzerine kurulmuş diye kendi
kendime konuşuyorum. Çıkmışım oraya seyrediyorum. İstanbul yedi tepe üzerine
kurulmuş. Cidden doğru. Oraya bakıyorum buraya bakıyorum. Bulunduğum yerden
ayrıldım iki yüz metre gittim baktım orada bir cami var. Girdim camiye. Bir
şadırvan var. İçerisi çok güzel sıvanmış kubbeli bir mekân içinde su toplanmış,
musluktan akmıyor da sanki su dolu o kubbeden oradan şuradan fışkırıyor gibi
akıyor. Zaman geçti bu rüyayı gördüm ya. Bunun üzerine ben İstanbul'a gideceğim
dedim. Osman Efendi'den de bu arada mektup gelmişti. Tabi bu mektup önemliydi
ve saklanmalıydı. Bu rüya üzerine yola çıktım ve 1 Ağustos 1956'da Konya'dan
İstanbul'a geldim. O zamanlar otobüs terminali Sirkeci'de idi. İstanbul'a
geldiğim gün kitapları temin edip derse katıldım. Kırşehirli Abdullah Hoca (Taşdelen)
Hoca vardı. Abdullah Hoca Osman Efendi'nin en iyi arkadaşı idi. O da rahmetli
oldu. Oğlu var Musa Taşdelen. Sakarya’da üniversitede hocadır. Diğer oğlu da
avukat. Hoca Nevşehir'den İstanbul'a tayin olunca Üsküdar Sultantepe'ye
yerleşmişti. Sık sık beni ziyarete gelirlerdi. Bazen da ben Üsküdar Aziz Mahmut
Hüdayi'ye gider orada onlarla görüşürdüm. (Bu sırada Hoca'nın cemaatinden biri
yanımıza yaklaştı onunla konuşurken dün torununun nişanı sebebiyle Bolu'ya gittiklerini
söyledi). Rüyada gördüğüm yer ve oradan görünen manzara Kamer Hatun Camii'nden
çıkınca İngiliz Sefaretinin bulunduğu hâkim tepe imiş. Gerçekten de oradan
bakınca rüyadaki o manzara karşımda göründü. Rüyamda gördüğüm etrafa baktığım
yer tam burası gördüğüm cami de Kamer Hatun Camii imiş. Yalnız caminin
şadırvanı var ama o gördüğüm mükemmel dediğim şadırvan orada yoktu. Ama o
şadırvan Safvet Hoca imiş. Müdakkik bir alim idi. Hoca yüz elliliklerdendi.
Sürgüne gönderilmiş. Mustafa Sabri Efendi'nin arkadaşı. Sebilürreşad ve Beyânü'l-Hak
mecmualarında yazıları olan birisi. Mehmet Akif arkadaşları.
ATZY-
Hoca yaşlı mıydı? Dersleri nerede okuyordunuz? Ermenekli Safvet Efendi
Mehmet
Fakihoğlu- Hoca yaşlıydı ama gözlük kullanmıyordu. Kamer Hatun'un mahfelinde
oturuyor, Hoca Efendi’nin oturacağı yere bir minder koyuyor, ders okuyorduk.
Konya Sille'den Alaeddin ismindeki zat bu camide müezzindi. Hoca'ya çok hizmet
etti. Güzelde Kuran okurdu. Sonra Kadıköy taraflarına yerleşmişti. Enderunlu
İsmail Efendi'den Kur'an talimi almış biriydi. Beşiktaş'ta otururdu. Biz de Kur’an
talimi için ona haftada bir giderdik. Artık sübhanekeyi bir ay mı okuyacaksın
ne kadar okuyacaksın hoca karar verirdi. Osman Hoca Koçhisar müftüsü Hasan
Efendi'den aldığı mektupla İstanbul'a ilim tahsil etmek için gelmiş olabilir
biraz önce söylediğiniz gibi. Hoca buraya gezinti yapmaya gelmemişti tabii.
İlim tahsili için gelmiş.
Yeni
Camii'nin bir hatibi vardı. Ona fıkıh okumaya giderdik. Ondan Haleb-i Sağir
okuduk. Öğrenci arkadaşlar: Mustafa Şeker, Mürsel diye bir arkadaş vardı,
Ankara'da avukatlık yaptı, Niğdeli Bayram (Binici) diye bir arkadaş vardı. Yaman
Arıkan vardı. O görev yaptığım dönemlerde camiye ziyaretime gelirdi. O
zannedersen sonradan geldi. Manisa Hilaliye Kuran Kursu kurucusu Erzurumlu
Şahin Yılmaz vardı. Hatta Hoca bir ara hastalandı. Şahin Yılmaz, Hoca'nın hasta
olduğu dönemde Hocanın evine gider dersi alırdı. Yani okunacak yerlerin notunu
o alırdı. Sonradan Safvet Hoca'nın evine gitmeye başladık. Küçük Hamdi diye bir
arkadaş vardı. Zeki bir arkadaştı. Bir ara Dolmabahçe Sarayında idi. Bir de
Büyük Hamdi diye bir arkadaş vardı. Kadıköy’de imamdı. O da gelirdi derslere.
Konya Sille köyünden Alaeddin diye bir arkadaşımız vardı. Hocaefendi’nin çayını
yapar getirirdi. Kamer Hatunda müezzinlik yapardı. Hoca Kamer Hatun’a gelmemeye
başladı. Harbiye Altınbakkal'da otururdu Hoca. Evine derse gitmeye başladık. Daha
sonra gözleri görmemeye başladı. 1960'ları geçmişti.
ATZY-
Safvet Hoca’nın Ermenekli-Konya’lı olması sebebiyle size ayrı bir yaklaşımı var
mıydı?
Mehmet
Fakihoğlu- Hoca Ermenekliydi bizim de Konya'lı olmamız sebebiyle ne de olsa
Hoca'nın bize ayrı bir ilgisi vardı. Hemşehrilik var. Biz de gurbette
İstanbul’dayız. Medreseler müfettişliği yapmış tutulan birisiydi.
ATZY-
Hoca’nın ziyaretçileri de olurdu herhalde?
Mehmet
Fakihoğlu- Hocanın ziyaretçileri de olurdu. Topbaşlar'dan onu ziyaret etmek
isteyenleri götürdüğümü hatırlıyorum. Abdullah Hoca ile Osman Efendi bizden
talebelik bakımından eskiydiler.
ATZY-
Hoca’nın mezarı nerededir?
Mehmet
Fakihoğlu- Hoca'nın mezarı Küplüce Mezarlığının en üst kısmında caminin hemen
yanındadır. Bir ara Yıldız Teknik Üniversitesinden Bedri Gençer adlı genç bir
profesör benimle görüşme yaptı. Dinledikten sonra “Hocam hatıralarınızı
yazsanız?” Dedi. Hatta bir müddet sonra arayıp hatıranın adının “Konya’dan
İstanbul’a İlim Yolunda” diye isimlendirilebileceğini söyledi.
ATZY-
Köyde çobanlık yaptınız mı?
Mehmet
Fakihoğlu- Tabi ki yaptık. Dersleri yapmakta tembellik gösterdiğimde babam beni
kuzu-oğlak gütmekle tehdit ederek terbiye etmeye çalışırdı. Bir keresinde
Kıblekaya denilen bölgede kuzu-oğlak otlatırken uyuyup kalmışım. Hayvanlar
dağılmış, kaybolmuştu. Ara Allah ara. Babamız bu şekilde bize bir terbiye
verdi. Biz de Allah Rasulü gibi Hz. Musa gibi çobanlık yaptık elhamdülillah.
ATZY-
Köydeki insanlar okuma diye bir şeyin olduğunu nasıl anladılar. Yoksa köyde
kalın hayvan otlatın yardımcı olun bize, devam edin bu işlere derlerdi. O
dönemde sizlerdeki ilim aşkının kaynağı neydi?
Mehmet
Fakihoğlu- O gün köyde bir şey yoktu. Bugün elhamdülillah köyde Kur’an Kursu
yapıldı, bitti. Kız Kur’an Kursu öğretmeni de geldi. Kadınlar yazıldı, okuyor.
O zamanlar diğer yerlerden köye hocalar gelirdi. Daha ziyade kışları. Vaaz
ederlerdi camilerde. O zamanın cemaati bugünlerin cemaatından daha gayretliydi,
dinlerlerdi. Köyde dokuz tane oda vardı. Mesela Abduramanların Odası bizim oda.
Oraya üç aile bakardı; Abduramanlar bakardı. Babamlar gelen misafirlere yemek
götürürlerdi, şimdiki gibi ulaşım hız kazanmamıştı, dolayısıyla misafirler
vardı. Kalaycılar gelirdi. Ayakkabıcılar gelirdi. Bugün ayakkabının bir yeri
yırtıldı mı yenisini alıyorsun o zaman tamir vardı. Bu işte de daha çok
Aksekililer mahirdi, onlar gelirdi. Aksekililer ticaret ve esnaflıkta burada da
Kasımpaşa’da da mahirdirler. Hani sordun ya bu ilim aşkının kaynağı neydi diye.
İşte bu odalarda o zamanlar Siretü’n-Nebî okunurdu. Hz. Ali’nin bir sayhasıyla
binlerin ölümü anlatılırdı. Muhammediye, Ahmediye kitaplarını okurlardı.
ATZY-
Bu eserleri sabit ve düzenli okuyan kişiler var mıydı?
Mehmet
Fakihoğlu- Evet vardı. Okuyanlar vardı. Millet de dinlerdi. Aşağı yukarı bir bilgileri
vardı daha ziyade siyerden bilgileri vardı. Mesela İngize’den bir hoca gelirdi
çok güzel vaaz ederdi. Çavuş’tan Haydar Efendi gelirdi. Vaaz ederlerdi.
Sonradan biz biraz Arapça’ya vakıf olunca, Konya’dan köye geldiğimizde veya
asker dönüşü köye geldiğimizde Ali Haydar Efendi gibi zatların vaazlarını
dinlerken bu gibi zatların hatalarını görmeye başladım. Asker dönüşü köye
hanımı çocukları almaya gittim. İstanbul’a getireceğim. May’a uğradım. Cuma bir
gündü. Bir hatip vaaz ediyordu. Cehalet de büyük bir şey. Yani insanın bir
hatası varsa adama sorarsın; “Şu şöyle” de demezsin “Şöyle değil mi?” dersin.
Üslup da önemli. Üç beş kelime öğrendi allame-i cihan olduğunu zannettik. Ben
kendim için konuşuyorum. Gittiğimiz zaman da biz de vaaz ediyorduk. Bir bayram
sabahı gittim baktım bir hoca efendi erken davranmış çıkmış vaaz ediyor. Öyle
bir yere geldi ki “Hocam orası yanlış” dedim. Hoca kürsüde ben aşağıdayım.
Şöyle bir baktı hoca bana. Şehirli giyinişli bir adam. “Ben senin gibi kırk
tanesini cebimden çıkarırım” dedi. Hoca vaaz ediyor cemaat de kalabalık. Cemaat
de pek hoş karşılamadı. O zaman köyde dediğim gibi dokuz oda vardı. Biri de
Ariflerin odasıydı. Bu hatip de bu odada misafirdi. May hatibi idi. İnsan tabi
iki kelime öğrenmiş kendisini allame sanıyor insan. Ben hala o gün yaptığımı
özür olarak kabul ediyorum. Yarabbi hatam varsa affet diyorum. Adam misafir,
biz genciz o yaşlı eh biliyor da bir şeyler. Bir yere geldi “Orası da yanlış”
dedim. Ama afalladı yani. Dengesi bozuldu. Namazdan çıktıktan sonra kabristana
gittik bir Yasin okuduk. Adettir bayram namazından sonra. Hacı Ariflerin
odasına gittik. O zaman gençler dokuz odayı dolaşırdı. Bayramlaşırdı. Seyit
Hoca vardı bizim hatim hocamız. Bize
Kur’an öğreten Seyit Hoca’dır. (Bu Seyit
Hoca kimlerdendir?)
ATYZ-
Osman Hoca da bu zattan okudu mu?
Mehmet
Fakihoğlu- Okumuştur. Köyde ekseri hatmedenler onun vesilesiyle Kur’an’ı
hatmederlerdi. Camide hatim merasimi düzenlenirdi. Sureleri okurduk. Bir de
şerbet dağıtılırdı. Ariflerin odasına gittik baktım hoca orada. “Kusura
bakmayın, özür dilerim” dedim. Hoca’dan özür diledim. Sonradan çocukları almaya
köye gittim. May-Çukurçimen üstü gittik. Kamyona binip gidiliyordu. Bugün ki
gibi otobüs vesaire yoktu. Cumaya yetiştim. Kamyon beni cumaya May’a
yetiştirdi. Namazı kıldık, baktım hoca orda. Hoca çıktı dışarıya benim Hocam
Maylı Mustafa Efendi de dışarı çıktı. Mustafa Efendi’nin bir adı da “Deli İmam”
dı. Elini vardım öptüm. O da tanıdı. “O Mehmet hoş geldin” dedi. Ona sordu: “Bu kim?” dedi. Adam beni
tanımadı. Yani Hatıp beni tanımadı. “İyi bak” dedi. Bana baktı ve birisine
benzettiğini söyledi. Hoca “Yok onlardan değil” dedi. “Bu, kürsüden sana in
diyen Nuzumlalı Mehmet” dedi. Hoca da olayı duymuş. Öyle bir muhabbet de oldu.
Seyit
Hoca dediğimiz zat Kur’an’ı bilirdi, okumuş, bilgisi de vardı. O zaman Sübha-i
Sıbyan diye bir lügat var. O zaman biz o lügati ezberledik. Kırk sayfa kadar. Şiir
şeklindedir. (Hoca bazı bölümlerini ezbere okumaya başladı) Kur’an’da ne kadar
kelime, terim varsa aşağı yukarı almış.
Abdullah
Hoca (Kaymakçı), Topal Hoca namıyla maruf bir zat yakınlarda vefat etti. Osman
Hoca’nın annesi tarafından akrabası olur. Eşimin benim yaşımda abisi vardı;
Seyit, Emin Ağa, Abdullah Hoca ve ben dört arkadaş birlikte hatmettik. Kara
Kocalardan da biri vardı, sıvacılıkla uğraşan, o da bizim başımızda kalfa idi. Şimdi
bu arkadaşlardan bir tek ben hayattayım hepsi vefat etti.
ATZY-
Nuzumla köyünün adının nereden geldiği ile ilgili bir bilginiz var mıdır?
Mehmet
Fakihoğlu- Mesela Yenekin diye bir yer var mutlaka buranın isminin geçmişten
gelen bir anlamı vardır. Nuzumla’nın da bu ismi alışıyla ilgili bilgi gerekir.
Seyyid Harun’un Horasan’dan gelen arkadaşlarından burada kalanlar olduğu
söylenir.
ATZY-
Hocam doğum tarihiniz nedir?
Mehmet
Fakihoğlu- 1932 doğumluyum. Osman Hoca kaç doğumlu idi?
ATZY-
Babam 1929 doğumlu idi. Ancak kendisinden önce doğup vefat etmiş bir kardeşinin
yerine kayıt yapıldığını söylerdi.
Mehmet
Fakihoğlu- O zamanlarda öyleydi. Mesela benim eşim 1927 doğumlu gözüküyor.
Halbuki bu yanlış. Kendisinden önce doğmuş bir kız kardeşinin yerine yazılmış.
Eşim benden bir küçük kız kardeşim vardı 1933 doğumlu onunla yaşıttılar
aslında. Hanımımın abisi benim ayarımda kuşağımda idi.
ATZY-
Değerli Hocam birazda köyden, köy hayatından insanlardan konuşmak isterim. Eskiden
köylerde okunan Ahmediyye veya Muhammediye gibi kitaplar ve bu kitapların
içeriğindeki bilgiler bugün bilinmiyor. Hatta bu tür eserler kimilerince basite
alınıyor.
Mehmet
Fakihoğlu- Bugün kitap okunmuyor. Bu kitaplardaki bilgilerin çoğu hadislere
dayanıyor. Bu kitaplar insanlara dünya sizi bağlamasın anlamı da taşıyordu.
Zira dünya meşguliyeti diğer şeylere fırsat vermiyor. Mesela köy hayatı nasıldı
diyoruz. Bizim zamanımızda tarlaya giderdik ekim işini bitirdikten sonra yan
tarla komşumuza bizim işimiz bitti eyvallah demez ona da yardım eder onun ekim
işini de bitirdikten sonra birlikte dönerdik. Komşuluk hakları. Komşu bir
birini tanırdı. Şimdi köyümüz ikiye ayrılmış durumdadır. Eski muhtar yeni
muhtar arasında çekişme var. Bu sene yemek verilmedi mesela. (Geleneksel köy
yemeği). Böyle bir hal var.
ATZY-
Köy odaları vardı ve işliyordu?
Mehmet
Fakihoğlu- Bu odalar bir bakıma dershane gibi bir yerdi. Bayramlarda köy
odalarında toplanılırdı. Şimdi öyle bir şey yok. O eski muhabbet yok. Bayram
namazından sonra her evden bir sofra hazırlanır odaya gelirdi. Mahalleli birlikte
bayramlaşır yemek yeler bayramlaşırlardı. Gençler bu manzaradan ders alırdı.
Aynı yaş grubundakiler bütün odaları birlikte gezerlerdi. Şimdi bana ne, diyor.
Bu odalarda muhabbete vesile olan şeyler vardı.
Osman
Şalgacı- Mesela biz çocukken bayramlarda köye gittiğimizde “bişi” gezer, bişi
toplardık. Bişilerin bazıları küçük bazıları büyük olurdu. Kadınlar çocuklar
gelecek onlara bişi vereceğiz diye beklerlerdi.
Mehmet
Fakihoğlu- Buna bişi gezmek denirdi. Konya mahallelerinde de leblebi ve şeker
dağıtırlardı. Buna da Şivlilik derlerdi.
ATZY-
Yine köy hayatıyla ilgili olarak sizin zamanınızda köyde okul var mıydı?
Mehmet
Fakihoğlu- En son okul bizim köye yapıldı. Bu okulda okumadık. Daha önceki
Sıbyan okulunu gördük. Osman Efendi ile biz İlkokulu dışardan verdik. O dönemde
sınavlarda ilkokul diplomasını ararlardı. İmam Hatip Okulu diplomasını Osman
Efendi de ben de dışardan imtahana girerek aldık. Latin harfleriyle yazıyı
Maylı Mustafa Efendi'den öğrendim. Güzel de öğrenmişim. Okul en son bizim köye
geldi.
Osman
Şalgacı- Bunun bir sebebi var mıydı?
Mehmet
Fakihoğlu- Bizim köy en uzak değildi belki biraz politik gibi. Köyde Eğitmen
Ali Yılmaz adında, Hocanın da amcası olan, bir zat vardı. İvriz'de kısa bir eğitim aldıktan sonra köye
eğitmen olarak tayin edilmişti. Eyüp Ali derlerdi. Evleri tam bizim evin
karşısında idi. Evi, Osman Hoca'nın bir dinamit kapsülüyle oynarken patlaması
sonucu sol baş ve işaret parmaklarını kaybettiği yerde idi.
ATZY-
Köy halkının dindarlık düzeyi nasıldı?
Mehmet
Fakihoğlu- Babalarımız dindar insanlardı. Namazlarını cemaatle kılmaya
çalışırlardı. Eğitmen Ali ise İvriz’den döndükten sonra biraz değişmiş. Ancak
Hacca gidip geldikten sonra o değişiminden de değişti eski haline döndü.
Hocanın
sülalesine Eyüpler, bizim sülaleye de Fakılar (Fakihler) derlerdi. Eyüplerin
başka bir amcaları daha vardır. Eyüp Memişi dedikler bir büyükleri vardı. Onlar
demircilik yaparlardı. Merkez Camii’nin aşağısında bir atölyeleri vardı. Balta,
tahra gibi gereçler yaparlardı. Ben onu tanıdım. Namaza en son gelir, kollarını
sıvar orada çeşmede abdestini alıverir, içeri girerdi Memiş. Osman Hoca’nın da
amcası olurdu. Ömer ve Ali isminde kardeşleri vardı ben bu iki kişiyi
biliyorum. Eyüp Ahmedi diye Hocanın bir amcaoğlu da vardı onu Tekkeliler
yaylada vurmuşlar. Yayla nedeniyle. İlk vurulan o idi. Yaylada vurmuşlar. Hatta
yaylada ‘Ahmed'in Yeri’ diye meşhur olmuştu orası. Ondan sonra Tekkeliler
tarafından işlenen birkaç cinayet daha oldu.
ATZY-
Osman Hoca’nın babası inşaat ustası mı imiş?
Mehmet
Fakihoğlu- Babası inşaat ustası idi Hocanın. Bir de Mehmet Amcası vardı. Bankada
çalışan Ali isminde bir oğlu vardı. O da vefat etti.
Osman Şalgacı- Eyüplerin sanatkarlığa bir eğilimleri var bildiğim kadarıyla. Bu durum sende de var gördüğüm kadarıyla.
ATZY-
Gençlerin dindarlığı nasıldı?
Mehmet
Fakihoğlu- Gençler arasında da namaz kılanlar çoktu. Aşağı mahallenin
harmanları vardı. Öğle ikindi vakti geldiğinde burada ezan okunur namaz
kıldırabilecek biri tarafından cemaatle namaz kıldırılırdı. Ezan okunduğu zaman
harmandaki tüm erkekler harman yerinde namaza gelirdi. Bir tek kişi vardı Zeybeklerin
Mehmet Ali diye sadece o gelmezdi. Şimdi bakıyorum o zaman bir kişi gelmezdi
şimdi gelenler tükendi.
ATZY-
Köyden ilim tahsili için çıkanlar olmuş mu? İlim tahsilinde öncü olanlar olmuş
mu? Mesela Şereflikoçhisar’da müftülük yapan Hasan Tahsin Efendi gibi?
Mehmet
Fakihoğlu- Hasan Tahsin Efendi’yi ben tanımadım. Kadir Hocaların babaları
vardı. Taş Medrese diye bir yer vardı Konya'da. Köyden gelen arabaların indiği
yerdi burası. Burada bir bina vardı Taşhan derlerdi. Taşhan onlarındı. Okumaya
gelenler varmış ama o kadar çok değilmiş. Ali Şalgacı’nın Abdurrahman Efendi
diye bir amcası vardı. Osmanlıca güzel yazı yazardı. Bir hoca mesabesinde. O
dönemde bir sınıf var, okumuşlar, yazmayı da öğrenmişler. Çalmanda da Osman
Efendi diye birisi vardı bizim gençlik zamanımızda, zaman zaman bize gelir
Kuranokurdu. İstanbul'da okumuş çok güzel bir sesi vardı güzel Kuran okurdu. Köyden
çıkmadan önce Osman Hoca Çalmanda’ya bu hocadan ders almak için bir müddet
gitti geldi. İsmail Ketenci ile birlikte. Orada bir de Hafız Ali diye bir hoca
vardı orada. Hafızdı ama pek bilgisi yoktu. Ancak Osman Efendi’nin güzel sesi
vardı çok güzel Kur’an okurdu, camiye sık sık gelirlerdi bizim köye. Cemaat de
onlardan istifade ederdi.
ATZY-
Ramazan’da köye imam gelir miydi?
Mehmet
Fakihoğlu- İmam gelmezdi. Bizim yetiştiğimiz zaman Kara Ahmetlerin Ahmet Hoca
vardı bayağı ihtiyardı. O imamdı. Ondan sonra bize Kuran öğreten hocamız olan
Seyit Hoca imamlık yapmaya başladı. Kara Ahmetlerin Ahmet Hocadan sonra bir
müddet oğlu da imamlık yaptı. Ali Şalgacı da burada 6-7 yıl fahri imamlık
yaptı. Nevşehir’de asaleten görev yaptı.
ATZY-
Sizin köyde şimdi sizin eviniz var mı?
Mehmet
Fakihoğlu- Köyde evimiz yok sattım. Halamın oğluna satmıştım o da rahmetli oldu
oğlan evladı yoktu kız evlatlarına kaldı galiba orası. Birkaç senedir de
gidemiyoruz köye. Ancak tarlalarımız duruyor.
ATZY-
Şimdilerde köylüler ne ekip dikiyorlar?
Mehmet
Fakihoğlu- Şimdilerde çok güzel çilek yetiştiriyorlar. Bizim zamanımızdaki gibi
değil köye ekonomik bir girdi oluyor. Kiraz da önemli bir ürün. Ancak bir
ikilik de var bu kötü bir şey. Birbirlerine zarar vermiyorlar ama birbirlerinin
ağaçlarına ürünlerine zarar verebiliyorlar. Eski muhtar yeni muhtar arasında
çekişme var. Bu çekişme siyasi değil. Bizim köyün çileğini de başka çilekler
tutmuyor, o kadar iyi.
ATZY-
Osman Hoca her köye gidişinde yanında fidan götürür köyde dikerdi.
Osman
Şalgacı- “Alaca Dağı ceviz ağaçlarıyla donatacaksın” derdi.
Mehmet
Fakihoğlu- Osman Hoca ağaç dikimi konusunda bakanlığa bir yazı yazmış.
Bakanlıktan adamlar gelmiş arazi incelemesi yapmışlar. 32.00/65
ATZY-
Sizden önce kim geldi Konya’ya?
Mehmet
Fakihoğlu- Benden evvel Cafer isminde biri geldi Konya'ya. Etibank'ta çalışan
Bekir'in babası. Sonra döndü bir daha gitmedi. Onun dışında giden olmadı.
Köylüler ırgat ihtiyacı dolayısıyla kimsenin dışarı gitmesini istemezdi. Seyit
Balcı, Mehmet Balcı gibi zatlar ya İstanbul'a ya da Osman Hoca Nevşehir’e
gittikten sonra Nevşehir'e gideriz niyetiyle köy dışına çıkmaya başladılar.
Zaman
zaman hatırlarım hepsinin adını tek tek sayarım. Abdullah Hoca, Osman Hoca …
Bunu adet edindim. Hocalarımızın ve arkadaşlarımızın ruhlarına dua ederim. Allah razı olsun geldiniz bizleri ziyaret
ettiniz. Yemek yediğimiz bu mekan Kadir Topbaşlara aittir.
ATZY-
Safvet Hoca’da sarf nahiv okudunuz mu?
Mehmet
Fakihoğlu- Sarf ve nahiv kısmı Konya'da bitmişti. Osman Efendi de öyle
zannederim. Hoca Konya'ya geldiğinde Çaybaşı semtinde ikamet etti. (Çaybaşı
Konya Merkeze oldukça yakın bir konumdadır. Şehir Merkezi tarafından bir sınırı
Hacı Fettah Mezarlığıdır. Yaklaşık bu sınır Mevlana Müzesine kuş uçuşu 1 km,
Karatay Belediyesine 500 mesafededir. Bu semt ile eşi Sıddıka Hanımın ikamet
ettikleri Tahtatepen Sokağı birbirine çok yakın konumdadır) Hacı Fettah
Mezarlığından bizim köye doğru giderken yaklaşık beş yüz metre ilerde bir evde Hatunsaraylı
Bayram Başpınar'la birlikte kalıyorlardı.
ATZY-
Konya’ya gitme ihtiyacı nasıl oluştu?
Mehmet
Fakihoğlu- İstanbul'a gitme ihtiyacı nasıl oluştu diye düşündüğümüzde doğrusu
ben ve Hoca Efendi de köyden Konya'ya gelince eksikliklerimizi gördük. Konya'da
bir müddet kaldıktan sonra başkaca eksiklikler hissettik. Onları tamamlamamız
gerekiyordu. Tam bu eksikliklerin hissedildiği bu dönemde askerlik meselesi de
vardı. Köye gidildiğinde yakalanma ve eğitimin yarıda kalma ihtimali çok
yüksekti. Tohumlar atılırken nasip buralara düşmüş.
| Hocaefendi ve Ben |
ATZY- Safvet Hoca'nın Hanımının öğrencilerin gelip-gidişinden rahatsız olduğundan bahsedilir?
Mehmet
Fakihoğlu- Hoca 150'liklerdendi.[6]
(istiklal mahkemelerinde hakkında açılan davalardan dolayı yurt dışına kaçmak
zorunda kaldı. Önce Bulgaristan'a oradan Kıbrıs yoluyla Mısır'a gitti. 1933
yılında 10. Yıl Affi ile hakkındaki suçlamalar düşürülünce Türkiye'ye döndü). Sürgüne
gitmişler. Hanımı öğretmendi. Biz yaşlılık zamanına tesadüf ettik. Bir kızı üç
oğlu (3 mü 2 mi)vardı. Sürgün hali başladığında çocuklar annelerinin
yönetiminde kalmış. Hoca Balkanlara sürülmüş. Gümilcine taraflarına sanırım.
Onlar bu terbiyeden mahrum kalmış. Mesela oğullarından bir tanesi Faruk'tu
galiba. Evlerinden Harbiye Caddesine çıkarken bir kilise var,[7]
kilisenin bir kapısından giriyorsun bahçesinden geçiyorsun diğer kapısından
yukarı Harbiye Caddesine çıkıyorsun. Şaşkınbakkal. "Burası cami burası da
kilise, o da din bu da din" demesi söz konusu bu oğlunun. Bunu Abdullah
Hoca galiba söylemişti. İnanç bakımından bir sakatlık söz konusu olmuş. İnanç, ilim
ve rutbe yönünden babaları başkaydı tabii. Babalarından bu anlamda bir şey
sirayet etmemiş ancak dua edelim inşallah itikatlarında bir sakatlık yoktur.
Yıllarca biz derse gittik çocuklarını doğru dürüst hiç görmedim, kızı da
öğretmenmiş hiç görmedim. Hanımını gördüm. Ancak biraz soğuk bir kadındı.
Osman
Şalgacı- Hocanın sürgünü 1908 sonrası mı yoksa 1923 sonrası mı?
Mehmet
Fakihoğlu- 1923 sonrası. Cumhuriyetin ilanından sonra. Bu kişiler daha çok o
dönemde nüfuz sahibi kişilermiş. 10-15 sene sonra bir yasal düzenlemeyle af çıkarılmış
bazıları geri dönmüş.
[1]
Bu yazı Mehmet Armutçu ve Osman Şalgacı ile
farklı zamanlarda Mehmet Fakihoğlu ile yapılan bir dizi konuşma kayıtlarına
dayanmaktadır. Konuşmanın büyük bir kısmı hocanın Kasımpaşa'daki evinde yapılmıştır. Mehmet Armutçu ile birlikte yapılan konuşmalar tarih olarak daha
öncedir. Armutçu ile yaptığımız ziyarette Hoca’nın eşi sağdı. Osman Şalgacı ile
yaptığımız ziyaretlerde eşini kaybetmişti 28.10.2012.
[2]
Bkz. IC_B_001, Mehmet Fakihoğlu.
[3]
Bkz. IC_B_001, Mehmet Fakihoğlu.
[4]
Bkz. IC_B_001, Mehmet Fakihoğlu.
[5]
Hanefi mezhebi fıkıh âlimlerinden Şürunbülâlî’nin (ö. 1069/1659) eseridir.
Eserin tam ismi, Meraki’l-felâh bi imdâdi’l-fettâh şerh-i Nuri’l-Îzâh ve
Necâti’l-Ervah’tır. Eser, müellifin daha önce yazmış olduğu Nuru’l-Îzâh isimli
eserinin şerhidir.
[6]
Yüzellilikler, Türk Kurtuluş Savaşı sonrası düşman işbirlikçisi olarak
görülen ve Türkiye'den sürgün edilen, hepsi üst düzey makamlarda yer alan
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına verilen isimdir. Meclis'e göre hainler on
binleri buluyordu. Ancak Lozan Antlaşması'nın bir maddesinde sürgün edilecek
insanların sayısının 150'yi geçmeyecek şeklinde öngörmesi üzerine ilk önce
Türkiye Cumhuriyeti İçişleri Bakanlığı tarafından oluşturulan listede
başlangıçta 600 kişiden oluşmakta iken alevli tartışmalar sonucu önce 300,
ardından da 149 kişiye indirilmiştir. 150’likler adı verilen ve 23 Nisan 1924
tarihinde Türkiye Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu ve Türkiye Büyük Millet
Meclisi'nin oturumunda saptanan bu listeye 1 Haziran 1924 tarihindeki kararla
Köylü gazetesi sahibi Refet Bey de eklenerek nihai şekliyle 150 kişi olarak
kabul edilmiştir ve bu kişiler 28 Mayıs 1927'de kabul edilen 1064 sayılı yasa
ile yurttaşlıktan çıkarılmışlardır. Celal Bayar hükümetinin çıkardığı 29
Haziran 1938 tarihli 3527 sayılı yasa ile, Yüzellilikler'in yurda girmelerini
engelleyen 1064 sayılı kanun kaldırılsa da, başta Çerkez Ethem olmak üzere pek
çok muhalif ve saltanat taraftarı geri dönmemiştir. Bu listenin 600 kişilik ilk
hali açıklanmamıştır.
[7]
Bu kilise Harbiye Radyoevi'nin karşısına düşen St. Esprit Katedrali’dir,
Notre Dame de Sion Fransız Lisesi avlusunda bulunan kilise. İstanbul'da
Papa'nın temsilcisi olarak bulunan Hillereau tarafından mimar Gaspard
Fossati'ye yaptırılmıştır. İnşaatına 1845'te başlanmış, 1846'da ibadete
açılmıştır.
Kuran aşığı insanlar, Allah rahmeti ile muamele etsin
YanıtlaSil