Yaman ARIKAN (1937-7.06.2021)
Yaman Arıkan babamı İstanbul
yıllarından tanıyan bir Hoca Efendi. Saffet Hoca'nın talebelerindendi.
Tanıştık. Kendisiyle Maltepe Belediyesi Sosyal tesislerinde ve Sahrayı
Cedid'teki evinde birkaç kez görüştük. Bu yazılar o görüşmelerimizde kayda
alınmış konuşlardır. 10 Temmuz 2011
ATZY-Yaman Hocam biraz kendinizden
bahseder misini?
YA- Manisa'nın Salihli ilçesine bağlı
dağ başında bir Yörük köyü olan Gökeyüp köyünde doğdum. Yörüklerin
Karakeçililer aşiretindeniz.
ATZY-Osman Hoca'nın sülalesi de Yörük
zannederim.
YA- Konya havalisi genelde Yörük'tür.
Muhtemelen siz de Yörüksünüzdür. Biz Karakeçililer aşiretindeniz. Tabi onların
da Sarıkeçili, Karakoyunlu, Akkoyunlu, Develi gibi Yörük aşiretleri var.
Aslında hepsi de Yörük. Sonradan sürülerine göre ad almışlar. Karakeçililer
keçileri kara olduğu için, Sarıkeçili, hatta bizim Kızılkeçili var. Hakikaten
tüyleri kıpkızıldır. Onlara Kızılkeçili Yörüğü denir. Keçilerinin renginden
dolayı. Aslında hepsi bir. Bazı Yörükler develerle nakliyat yaptıkları için
yani bir yerden bir yere göçerken eşyalarını develerle taşırlar. Bazı Yörükler
atlarla taşırlar. Mesela bizim ordakiler atlarla taşırlar. Karalkeçili
Yörükleri atlarla taşırlardı, Develi Yörükleri develerle taşırlardı.
ATZY- Seydişehir'e adını veren Seyyit
Harun'da böyle midir?
YA- Muhakkak öyledir. Yani o bölgeye gelen
ilk Türkmen beyidir mutlaka. "Seydi" zaten "Efendi" demek
ya. Köyümüzün adı Gökeyüp köyüdür. Köyümüz şöyle iki yanında yamaç, hafif
çukurumsu, deremsi, kuytu yani. Kışın fazla soğuk olmayan, esinti almayan,
güneye bakan bir köy. Orayı vaktiyle dedemiz orayı kışlak olarak kullanmış.
Yazlak-kışlak varya. Kışın orda bulunuyormuş yazın da Murat Dağı var Kütahyanın
bir de Simav'ın At Dağı var, bir de Eğrigöz Dağı var. Buralar yayla. Yazın
oraya göçüyorlar. Zira bizim oralar sıçak oluyor. Sıcak, mayıs geldi mi yükleri
ne varsa atla, Develi Yörükleri develerle haydi yaylaya. Güzün geri dönerler.
Ekimde geri dönerler. Şimdi o Karakeçili Sarıkeçili, Karakoyunlu, Akkoyunlu da
var. Bunlar keçi sürüleri ile anılır.
ATZY- Bu isimlendirme oradakilere has
bir bir durum mu yoksa başka yerlerde de var mı?
YA- Tüm Türkiye'de var. Soy olarak
ayrılıktan değil sürülerinin renginden dolayı. Mesela bizim oradaki Karakeçili
Yörüklerinin keçileri vardı tüyleri kap kara bir de Kızılkeçili yörükleri vardı
onların keçilerinin tüyleri ise kıpkızıldı. Aynı ırklar ama sürülerinin rengine
göre ayrılmışlar. Bizim dedemize vaktiyle Osmanlı döneminde orayı kışlak olarak
vermişler. Yazın da yaylaya çıkıyorlar. Yani yerleşik değilmişler. Hatta bizim
köyün yakınında, dört kilometre mesafede, Ortaköy diye bir yer vardı. Benim çocukluğumda
bizim bazı köylülerimiz yaylaya giderdi. 1940'larda 1950'lerde. Şimdi kalmadı.
Sonraları dedemiz göçebeliği yaylaya gitmeyi bırakmış. Ama gidenler yine
gidiyor tabii. Bir sürü aile var çünkü. Ama o, oraya köy olarak yerleşmiş.
Büyük bir köydü. Hatta şimdilerde belediyelik olmuş. Benim çocukluğumda
çevrenin en büyük köyü o idi. Çevrede yalnız bizim köyde okul vardı. Diğer
köylerden ilkokul çağındaki bazı çocuklar zar zor bizim köye gelirdi. Benim
çocukluğumda köyün kabristanı bir tek mezarın mermerden yazılı taşı vardı.
Gerisi hep kayrak denilen bir taşlardı ve yazı mazı yoktu. Sade bir taş
dikerlerdi. Onu da yerinden çıkarır atarlardı. Mezar sahipleri bilir yerini.
Adet de değil. Fakat bir tek mezar vardı o mezarın güzel mermerden yazılı bir
taşı vardı.
ATZY- Kimin mezarıydı?
YA- İşte onu anlatacağım. (Gülüşme).
Siz sorduğunuz için anlatacağım. Eski yazı. O yıllarda 1940'larda bizim
çocukluk yıllarımızda köyün yetmiş seksen yaşındaki ihtiyarları o bizim
dedemizin mezarı derlerdi. Çocuk havsalasıyla fazla bir şey anlamazdık. Ama o
söz benim kafama yer etmiş. Dedemizin mezarı. Ve o yazıyı da kimse okuyamıyor.
Halbuki köyde atmış yetmiş yaşında medresede okumuş mezun olmuş sarıklı hocalar
vardı. 1940'larda. Vaktiyle medrese okumuşlar. Yaşlı başlı, çok kere sarıklı
sakallı. Onlar bile bu yazıyı okuyamazlardı. Zaten medreselerde son zamanlarda
bir şey kalmamış. Tek tük müstesna Saffet Hoca gibi belki şahsi gayretiyle
kendini aşabilmiş varsa var yoksa onun dışında benim tanıdığım bildiklerim
cahil. Biz İstanbul'a geldik tabii okuduk ettik.
ATZY- Kaç yılında geldiniz?
YA- 1950'de geldim. İlkokulu bitirdim
geldim buraya.
ATZY- Kim dedi size İstanbul'a gidin
diye?
YA- O da ayrı bir destan. Başka bir
zaman anlatayım. Biz geldik. Öğrendik. Hoca Efendi'den okuduk. Sonra Edebiyat Fakültesini
bitirdik. Bizim Eski Yazıyı da iyice enine boyuna öğrendik. Benim kafamda o
çocukluk yıllarında hani "Dedemin mezarı" diyorlardı ya ve
okuyamıyorlardı ya. Tamam ben şimdi bir okuyayım kimmiş dedemiz? Buradan köye
ilk gidişimde tahsil bittikten sonra ilk gidişimde, köye varır varmaz ana
babamın elini öptükten sonra ilk işim olarak köyün mezarına gittim. Yazıyı
okuyacağım. Vardım mezar duruyor. Bir eserimde yazdım hatıra olarak. Eser henüz
çıkmadı. Vardım okudum yazıyı halbuki çok zor değilmiş okunamayacak kadar. Ama
hoca efendiler okuyamıyormuş nedense. Şöyle yazıyordu mezar taşında:
"Karakeçili aşireti reisi Hacı Mehmet oğlu Hacı Mansur". Vefat eden
adamın adı. Anladım ki doğru. Neden doğru? Çünkü Osmanlı devrinde bir gelenek
vardı. Osmanlı Hanedanında. Ülkenin neresinde Karakeçili Aşireti reisi varsa
onları hacca gönderirdi devlet gücüyle. Bunu biliyor muydun? Osmanlı
hanedanlığı da Karakeçili Aşiretinden ya. Bunda hiç şek şüphe yok. Karakeçili
aşiretinden ülkenin neresinde bir reis varsa, ki her bölgenin bir reisi vardı,
bunları devlet gücüyle hacca gönderirmiş. O devirde şimdiki gibi hacca gitmek
kolay değil. Ne varlık yönünden ne de vesait yönünden mümkün değil. Devlet
gücüyle olursa, bir kervan düzülüyor, devlet güçlerinin nezaretinde gidiyor.
Sürre Alayı ile gidiliyor geliniyor. Anladım ki babası da hacı, Karakeçili
aşiretinin reisi Hacı Mehmet oğlu Hacı Mansur. Demek ki dedelerimizin dedikleri
doğruymuş. Mezar taşındaki tarihi okudum. Hemen orda hesap ettim. Bu dediğim
1970'lerde idi galiba. O zamandan yaklaşık 250 sene önceki bir tarihti. Demek
ki köy o zaman kurulmuş. Bir daha ki gelişimde bir fotoğraf makinası alayım
geleyim dedim. O zamanlar böyle bir şey yok. Fotoğraf makinası edinmek de kolay
değil. Yazıyı okudum ve ayrıca zihnime aldım. Çünkü o benim için mühimdi.
Karakeçili aşireti reisi Hacı Mehmet oğlu Hacı Mansur. Ondan sonra ben beş altı
sene köye gidemedim. Bu arada evlendik, geçim derdi, ekmek derdi… İstanbulda,
anadan babadan bir şey yok… Bir maaş yok… Bir gelir yok… Biz bir şeye girdik
ama yıllarca kendimden başka bir şey göremedim. Eşim de Manisa'nın içinden. O
seneden sonra ben bir fotoğraf makinası da edindim köye gittim. Çok ilginçtir
ben köye varınca yine doğru mezara koştum. A vardım mezar taşı yok. Şaşırdım.
Yahu nereye gider bu mezar taşı? Nefes nefese biraz da kızgınlıkla geri döndüm
geldim köylülere dedemizin mezar taşları nerede ne oldu dedim. O diyor ben
bilmiyorum o diyor ben bilmiyorum. Allah Allah… Sonunda birisi dedi ki: Falan
zamanda kahvehanede bir bahis mi iddia mı ne derler, bir iddiaya girerler
geceleyin korkmadan kim mezar taşını söker gelebilir? Kepazelik ve cehaleti
görüyor musun? Mezar taşını söküp gelmek bir iş sanki. Cehalet işte. Cehaletin
yapamayacağı şey yoktur. Peki sonra ne oldu? Ne yaptınız? Ona sordum
bilmiyorum. Ona sordum bilmiyorum… Kimse bilmiyor. Herhalde sonra onu aldılar
bir tarafa attılar. Dereye mi attılar? Cehalet.
ATZY- Yeri belliyse tekrar yazdırıp
koymak lazım.
YA- Velhasıl ben yedi ciltlik Yunus
Emre kitabımda bunu yazdım. Bu cehalet bu sünepelik sadece bizim köyde değil
her yerde. Acı bir hatıra olarak bu olayı da orada yazdım. Onlar bizim
milletimizin tapu senetleri. Mezar taşı bir cami kalıntısı milletimizin bu
diyarların sahibi olduğunun tapusu.
ATZY- Birazda sanki kültürlü meraklı
insanlar da köylerden çıkınca buralar boşalmış gibi değil mi?
YA- Ee… Öyle tabii.
| Yaman Arıkan |
Bir sene 1995-96 seneleriydi. Edirne'ye
konferansa gittim. Konferanstan sonra Edirne'ye gelmişken o muhteşem mabedi
gezip dua etmeden ruhaniyetinden bir nefes almadan gidilmez diye yalnız başıma
camiyi ziyarete edeyim dedim. Çok ilginç bir şey gördüm ama şimdi anlatmayayım
onu. Kitabımda anlattım. Camiye geldim. Caminin içini ziyaret ettikten sonra
minareye çıkmak istedim. Minareye çıkmak istememin sebebi şu onu anlatmak
istiyorum: Caminin batı tarafında yol var. Ana cadde. O taraftan geliyorum
oradan bakınca yamaç hafiften yükseliyor. Oradan geliyorum dört yol ağzında
ışık yandı. Hafif sisli de bir gün. Güz mevsimi idi. Ben mabedi böyle seyrederken
Cenab-ı Hakk'ın herhalde bize bir lütfu bize bir baktım minarelerden bir
merdiven göklere yükseliyor. İpten hani merdiven yapılır ya. İpten merdiven
göklere yükseliyor. Yahu ben hayal mi görüyorum ne dedim. Hava da sisli. Yeşil
ışık yandı millet geçiyor ben hala ona bakıyorum. Bir daha kırmızı ışık yandı.
Tekrar yeşil ışık. Ama ben görmeye devam ediyorum. Hayal mayal değil gözlerimle
görüyorum merdiven var. Göklere sonsuza uzanıp kaybolup gidiyor. Bunu görünce
ne olursa olsun ben bu minarelerden birine çıkacağım. Caminin içini ziyaret
ettikten sonra baktım minarelerde kilitler var. Asma kilit derler ya. Paslanmış
her yerde örümcek ağları. Geri camiye geldim müezzin-imamlar odasına girdim.
Bir tanesi nöbetçiymiş müezzin. Ben Yaman Arıkan dedim. Ha Hocam hatırladım
sizi akşam konferansınız vardı dinledim dedi. Ben dedim minareye çıkmak
istiyorum. Adam şöyle bir tereddüt etti. Hocam yasak ama dedi. Kesinlikle yasak
dedi. Ama ben sizi biliyorum, akşam konuşmanızı da dinledim. Ben yasak masak
dinlemeyeceğim dedi. Gitti dernek odası mıdır nedir oradan anahtarı aldı geldi.
Beni minareye götürdü. Kilidi açtı. Sıkı sıkıya da tenbih etti. Hocam siz çok
ısrar ettiğiniz için açtım. Düşersiniz Allah korusun, minareler eskimiz
çürümüş, bir kısmı yıkılmış dedi. Hem size yazık olur hem de ben yanarım dedi.
Kesinlikle yasak, dedi. Ben sağol dedim. Ben o merdiveni gördüm ya. Hakikaten 250
basamak mı ne? Ben bismillah dedim. Hakikaten taşların bazıları basınca
oynuyor. Bir tarafa basınca takırt diye ses çıkıyor. Gerçekten büyük tehlike.
Belki beş defa felan dinlendim. O zaman sağlığım da yerindeydi. En sonunda
çıktım Allah'a şükür. En son şerefeye çıktım. Hakikaten Mimar Sinan Allah
mekanını cennet eylesin camiyi öyle bir yere kondurmuş ki bütün ülkenin her
tarafı ayağının altında.
ATZY- Bütün Anadolu Balkanlar ayağının
altında.
YA- Büyük bir şahsiyetmiş. Buradaki
Süleymaniye'de öyle. Biz oradan alacağımız manevi şeyi aldık geri inmeye
başladık. Geri iniş daha tehlikeli. Bir basamak çöküverse gidersin. Zor zar
indim aşağı. İndim ama ben de kendimden geçtim korkudan. Çünkü öteki adamı da
yakacağız. Neyse ben bir de caminin etrafını şöyle bir dolaşayım dedim. Kabe'yi
tavaf eder gibi. Etrafını dolaşayım dedim. Gördüğüm manzarayı bir de bu
taraftan göreyim diye. Doğu tarafına doğru gittim şöyle açığa doğru yok.
Merdivenler yok. Orda dolaşırken, mezar taşından çıktı bu ya, dış duvarda
bahçemsi bir yer var baktım ki bütün tarihi mezar taşları yığılmış oraya. Odun
yığını gibi. Ordan buradan istimlak etmişler demek ki mezar taşlarını da odun
yığar gibi yığmışlar. Gel de kahrolma şimdi. Birkaç tane üstte olanı okudum. Üç
yüz senelik, dört yüz senelikler var düşünebiliyor musun? Dünya'da böyle bir
millet var mıdır? Sefil ve rezil. Orda bir üniversite var sözde. Kahroldum.
Bizim köyün olayından sonra bir de bu gelince üstüne… Bir üçüncü de geldi
ayrıca başıma. Hepsi bizi kahredici şeyler. Aslında milletin her evladı için
geçerli ama duymuyorlar. 1998-99 gibi idi. Ben Yunus Emre üzerine çalışıyorum.
Kırk yıllık bir çalışmadır. Bitirdim. Bizim Manisa'nın Kula ilçesine bağlı Emre
Köyü diye bir yer vardır. Yunus Emre'nin köyü olarak bilinir. Bizim köye de
yaklaşık 30 km uzaklıkta. Çocukluğumdan da bilirim o köyü. Köyde Yunus Emre'nin
mezarı olduğu söylenir. Çocukluğumuzda yaşlılar oraya giderdi. Bir seferinde
oradan Belediyeden bir davet oldu. Sonra birkaç defa gittim. Şimdi tam
hatırlamıyorum yoksa kendiliğimden mi gittim. Köye vardım tabii Yunus'la ilgili
bir şeyler arıyorum, araştırma yapıyorum. Etraf köyleri de gezdim. Bir ara
şöyle bir şeyler anlattılar köyün yaşlıları. (Benim çocukluğumda gerek bizim
köyde gerek çevre köylerde ölen hocaların, Osman devrinde medrese okumuş yaşlı
başlı hocalar vardı bunlardan biri öldü mü kitaplarını okuyacak kimse yok
bunları alırlardı caminin bir köşesine yığarlardı. İhtiyacı olan alsın
gibilerden. Def-i bela kabilinden. Evlad var kadir kıymet bilmez köyde başka da
bilen yok. Bizim köyün camisinin mahfelin de böyle harman gibi Arapça kitaplar yığılı
idi. Diğer köylerde de vardı. Ve böyle çok değerli yazma eserler vardı.
ATZY- Kaçlı yıllar?
YA- 1940'lı 50'li yıllar. Şimdi aynı
şey orda da vardır diye Emre Köyünde belki Yunus'la ilgili bir şeyler bulurum
diye biraz sordum; yahu böyle böyle bizim çocukluğumuzda köylerde ölen
hocaların kitaplarını caminin bir taraflarına yığarlardı harman gibi sizin
burda yok, dedim. Tabii köylüye sormadan önce camiye şöyle bir bakmıştım. Yahu
Bey, dediler. Bizim burada da vardı camide yığılı idi ne oldu? 1960'da buraya
bir hoca geldi buraya bu kitapları niye burada tutuyorsunuz günah,
okumuyorsanız ya yakın ya da bir yere gömün dedi. Düşünebiliyor musun cehaleti. Biz de o öyle
deyince kitapları üç kağnıya yükledik götürdük mezara gömdük. Yıl 1959 veya 60.
Hemen içimden şu geçti: Acaba bu kitaplar toprağın altında kaç sene sağlam
kalabilir? Bilene bir danışayım dedim. Kırk sene geçmiş aradan. Eğer hala o
kitaplar sağlam duruyor ise teknik olarak kazdırayım kitapları çıkarayım.
Yapılacak iş bu. Peki gidelim kitapları gömdüğünüz o yeri bana gösterin dedim.
Fakat bir müddet sonra 1970'lerde 1980'lerde mezarda bir istimlak olmuş,
mezarın kenarından yol geçmek icap etmiş gittik neresiydi neresiydi, bir kısmı
yol olmuş, aradan da kırk sene geçmiş. Kimse hatırlayamadı. Bir kere yerini
tespit edemedik. Derken mezarlığın etrafını şöyle bir daha dolaşalım derken,
yeni duvar yapmışlar tabii, a bir de baktım eski yazılı mezar taşları duvar
taşı olarak kullanılmış. Birden bizim o köyün mezartaşı ve Edirne'deki hadise
aklıma geldi. Yahu taş mı bulamadınız da bu taşları kullandınız, dedim.
Velhasıl böyle kahredici olaylar benim başıma gelir.
ATZY- Toplumumuzda bir duyarsızlık
var. Tarih bilinci yok.
YA- Cehalet, şuursuzluk, bilinçsizlik,
duygusuzluk. Afedersin ot olmuş. Tarih bilinci dedin ya o dedemizin mezar
taşını okuduktan sonra bir seferinde gelip giden Salihli'ye yerleşmiş
köyümüzden Muammer Hoca derlerdi Allah rahmet eylesin, bizim çocukluğumuzda
gençti, 18-20 yaşlarında köyümüzde imamdı. Medresede okumuş yaşlı imam öldü o
da köye imam oldu. Sonradan Salihli'ye yerleşmiş. Ben o mezarı tespit ettikten
sonra köye gidip gelirken Salihli'ye de uğruyor onu da görüyordum. Muammer Hoca
bizden yaşlı. Bir gün, karısı da amcamın kızı olur, sıla-i rahim için gittiğim
köyden dönüşte eve davet ettiler beni. Sofrada oturduk yemek yiyoruz bir
tespitimi söyleyeyim, dedim. Bilsin istedim. Köyde dedemizin mezar taşının
yazısını okudum o gerçekten bizim dedemizmiş. Köyü kuran Karakeçi Başı
dedemizmiş dedim. Köyümüzün Karakeçili aşiretine mensup insanların köyü olduğuna
hiç şüphe yok. Yahu iyi oldu ben onu, Servet diye okumuş öğretmenlik yapan biri
vardı, Servet'e söyleyeyim de sevinsin, iyi olsun, düzelsin dedi. Niye? Dedim.
O, bizim köy Rum köyümü idi acaba diye söyleniyor, dedi. Adama bak. Herifin
cibilliyetine bak. Rum desen Rum olacak. Böyle şuursuz bu millet. Böyle
bilinçsiz.
(ATZY- Sadece taşa toprağa değil
insanlara da değer verilmiyor. Geçen hafta Kudüs'e gittik. Biz de ne yazık ki
tarih şuuru yok. Ülkeyi sahiplenme yok. Farkında da değiller. Filistindeydik.
Orada Müslümanlarla Yahudileri görüyordun. Adamlar çocuklarına 3-5 bin yıllık
tarihlerini anlatıyorlar. İnancını, örfünü, kültürünü sürekli işliyor.
Aralarında ciddi bir fark var. Geleneklerine sahip çıkmışlar taş üstüne taş
koymuşlar. Bizde biri geliyor diğerinin yaptığını yıkıyor. Sonuçta birşeyler
çıkacak ama fırsat verilmiyor. Bu bağlamda İsmail Kara'nın babasını anlatan bir
çalışması var. Orada Hocazadelere babalarının hayatlarını yazmaları konusunda
bir çağrı var. Doğrusu ben de bu çağrıdan etkilendim. Bir çalışmaya başladım.
Bakalım nasıl bir şey çıkacak. Bir taraftan da yapılan çalışmayı küçümsemeden
çalışma yapmak gerektiğini düşünüyorum. Biz de yapılan şeyi küçümseme gibi bir
anlayış var. Bunun yanlış olduğunu düşünüyorum. Yapılanı küçümsemeden ısrarla
üstüne gitmek gerektiği kanaatindeyim. Keşke bu düşünce 20 sene önce olsaydı
babam sağken başlasaydım. Onla beraberken yaşananları dakika dakika
yazabilseydik. Belki bu çalışmamız başkalarına örnek olur. İnsanlar babaları
ataları sağken onların değerini bilir. Başlarlar birşeyleri kaydetmeye. Ben
okulda çocuklara hep bunu telkin ediyorum. Fotoğraf makinanız kameranın varken
çekin. Vesikalandırın. Aksi halde ortada bir belge yok. Adam yaşamış mı
yaşamamış mı belli değil.
YA- Bu yüzyılların oluşturduğu bir
alışkanlık. Ben şahsımı övmek için söylemiyorum. Cenab-ı hakkın lütfuyla biz
bir noktaya gelmişiz. İlahiyatçı sıfatımız var, edebiyatçı sıfatımız var. Dil
bilimci sıfatımız var. Bunları da hakkıyla almışız. Ben hafızım kimse bilmez.
Benim şahsıma değer verilmesi anlamında söylemiyorum. Büyük bir hazineyim fakat
benim evlatlarım bunun farkında değil. Ben kendi evlatlarıma bun anlatamadım.
Anlatmak istesen de anlamazlar. Çünkü cemiyette yüzyılların yerleştirdiği bir
uyuşukluk bir aldırmazlık bir duymazlık, günü gün eden bir anlayış var. Benim
şimdi dört çocuğum bir değer ortaya koymuş babalarına sarılıp bu adam gittiği
zaman ona sahip çıkmaları gerekir değil
mi?
ATZY- Bizim babanın da talebeleri
oldu. Nevşehirde özellikle çok talebesi oldu. Ki bu adamlar İbn Nedim'in
Fihristinden, Bursalı Mehmed Tahir'in Osmanlı Alimleri gibi bibliyografik
biyografik eserleri bilen kimseler. Onlara hayran olup takılıp kalmaktansa adam
canlı ve yanında kaydetsene.
YA- Bir tarihte birisi gündeme
gelmişti. Ölüp gitmiştir. Bizim halk tabiri ile sonradan "sırma
saçlı" olur. Kör ise "badem gözlü" olur. Ortalık bu şekilde
sırma saçlı ve badem gözlülerle dolu. Beş para etmezle aslında ama birileri de onu
nakde çevirmek için çıkıyor yalan yanlış bin bir uydurma ile kitap yazıyor. Ben
hepsinin hayatlarını biliyorum. Beş paralık değerleri yok.
ATZY- Hocam toruldunuz mu?
YA- Yok şimdilik iyiyim gibi.
ATZY- Yorulduğunuz zaman gidebiliriz.
YA- Gideriz. Ben fazla dayanamıyorum
zaten. Bazen evde sırt üstü uzanıp yatıyorum. Rahat ediyorum. Senin lisede
dersin neydi?
ATZY- Kuran-ı Kerim, Kelam, Dinler
Tarihi derslerine giriyorum. Genel olarak meslek dersleri, ilahiyat. Fakültede
kelamdan çalışıyorum. Saffet Hoca'nın kelamcılığı da vardı değil mi Hocam?
YA- Evet. Kelam yönü kuvvetli idi.
ATZY- Şurada Saffet Hoca'nın kelamla
ilgili bir metni var. Biraz okumaya başladım. Yazısını tanır mısınız? Olmazsa
ondan da biraz okuruz.
YA- (Metni görünce) Tabi Saffet
Hoca'nın yazı üslubuna benziyor. Ancak aradan seneler geçti. (Biraz daha
bakınca) Evet evet onun yazısı. Aynı ona benziyor. Şekil olarak da Hoca
Efendi'nin yazısına benziyor.
ATZY- Saffet Hocanın talebelerinden Osman Hoca ile birlikte okuyan kimleri tanıyorsunuz?
YA- Ekrem Soydaş diye biri vardı. Aynı
yıllarda birlikte okumuşlar. Biz Osman Hoca'dan sonra okuduk. Biz okumaya
başladığımızda onlar mezun olmuşlar.
ATZY- Siz ne zaman okumaya başladınız?
YA- 1953'lü yıllarda. Bizim okuduğumuz
yıllarda Osman Abi, Abdullah Abi, Şahin Abi vardı Şahin Yılmaz o da vefat etti
Allah rahmet eylesin. Zeyneddin diye biri vardı. Zeyneddin sağdı ama irtibatı
kaybettik. Ekrem dediğim zat halen sağ ve tüccarlık yapıyordu. Osman Hoca ile
aynı dönemde okuduğunu bildiğim kişiler bunlardı. Belki daha çoktu ama benim
bildiklerim bunlar.
ATZY- Selahaddin Fidan diye biri
varmış onu biliyormusunuz? Koçhisardan.
YA- Hayır tanımıyorum. Bizden önceki
talebelerin bir kısmını ismen ve şahsen tanıdım. Bu tanıdığım kişileri de
Hoca'ya sık sık gelişlerinden biliyorum. Onlar uğrarlardı. Hocanın elini
öperler, biz o sırada ders okuyorsak otururlar teberrüken dersi dinlerlerdi.
ATZY- Saffet Hoca ile dersleri nerede
okuyordunuz?
YA- Hoca Efendi hasta olduğunda evinde
ders okuturdu.
ATZY- Hoca'nın evi nerdeydi?
YA- Evi Altınbakkal denilen yerde idi.
Burası Harbiye'deki Radyoevinin karşısındaydı. Elmadağı denilen yer.
Radyoevinin karşısında yolun diğer tarafında bir kilise vardır. Kilisenin
içinden geçiliyordu. Ev ana caddenin arkasına düşüyordu. Orada yol kenarında
binalar bitişik nizamdır. Arka tarafa geçilecek yer yoktu. İlerden binaların
etrafını dolaşıp gitmek gerekiyordu. Halbuki kilisenin altından bir yol vardı.
Normal bir yol değil de insani olarak oradan geçiliyordu. Biz bu yoldan gider
doğruca Hoca Efendi'nin evine vardık.
ATZY- O ev kalmamış herhalde?
YA- Bilmiyorum hiç gitmedim. Orası
vakıfların eviydi. Altınbakkal Satırcı Sokak Numara 12.
ATZY- İstanbul'a kaç yılında geldiniz?
Hoca ile derslere kaç yıl devam ettiniz?
YA- 1950 yılında geldim. Kesintisiz
beş sene okuduk. Kamerhatun camiinde arka tarafta bir mahfel vardı. Geniş bir
sahn. Hoca Efendi buraya gelirdi biz de oraya gider ders okurduk. Son
zamanlarında Hoca rahatsızdı.
ATZY- Hoca kaç yaşlarındaydı?
YA- Hoca 90'dan aşağı değildi. Osmanlı
Döneminde Medreseler Umum Müfettişi imiş, siz düşünün. Buna rağmen diriydi.
Dirilikten ziyade aşk vardı. Yalnız dirilikle olacak iş değil. Nice diri
kişiler var ki hayatını nefsani hava civa işlerde harcıyor. Hoca Efendi'nin
bütün şevki o dersleri okutmaktı. Biraz fazla rahatsız olduğu zamanları eve
gelin derdi. Evine giderdik. Hanımı emekli öğretmendi. Hanımı gelmemizi
istemezdi. Niye geliyorsunuz, gelmeyin gidin derdi. (Gülümsüyor). Hoca Efendi
hanımına bir şey demezdi. İçeri geçip kapı kapandıktan sonra Hoca Efendi
"Siz onu dinlemeyin yine gelin" derdi. (Gülümseme). Hoca Efendi öyle
demese biz de kadından korkup gelmeyeceğiz. Tabii ki kadın da haklı. Gelmiş
adam seksen doksan yaşına, kendisi de öyle. O yaştan sonra adamın meşgul olacak
takati yok. Kadın da istiyor ki huzur içinde dursun kocası. Yorulmasın. Onu da
normal karşılamak lazım. Böyle söylerdi ama zır zır ille de gelmeyeceksiniz de
demezdi.
ATZY- Ama illa ki de derdi.
YA- Evet illaki derdi. (Gülüşme).
Öldüreceksiniz bu adamı, hasta bu adam, öldüreceksiniz, derdi.
ATZY- Hoca kaç yılında vefat etti.
YA- 1964 yılında vefat etti.
ATZY- 1964 yılına kadar talebe okuttu
mu?
YA- Aşağı yukarı devam etti. 1960
senesinde okutuyordu. Ondan sonra iyice çöktü. Gözleri görmez oldu. Zaten bir
kulağı hiç işitmiyordu. Kulaklık vardı. Hanımı da sonradan öldü.
ATZY- Hoca'dan önce mi öldü hanımı?
YA- Hanımı önce öldü. Hatta ben
hatırlıyorum ara sıra ben ziyaretine gidip elini öpüyordum. Ders okutmuyordu
ama. En son 1960'da okuttuğunu biliyorum. Hatta gözleri görmez oldu ben
varırdım ellerini öperdim. Gözü görmediği için tanıyamaz, "sen kimsin?"
derdi. Ben de Yaman Yaman deyince, "Ha Yaman" derdi rahmetli. Sonra
sen kimsin? Diyelim Ali.
ATZY- Bu arada Hoca'nın çoluğu çocuğu
var mıydı?
YA- Kızı evliydi çoluk çocuk sahibi
idi. Kızı ve damadı orada duruyordu. Bir nevi onların nezaretinde. Ev Hoca
Efendi'nin de. Kızı çok muhterem bir insandı. İyi bakardı babasına. Babasına
çok tutkundu. Oğlanlarını ara sıra gelirse görürdük. Oğlanlarını tanımam. Bir
oğlu vardı çok benzerdi babasına. Şöyle bakınca sanki Saffet Efendi. Sen de
babana çok benziyorsun. Öteki kardeşlerin nasıl onlar da benziyor mu?
ATZY- Benziyor aşağı yukarı. (Gülüşme)
YA- Farkında mısın babana çok
benziyorsun. Kız adeta babasının üzerine titriyordu. Kadın çok nazik İstanbul Hanım
Efendisi idi. O annesi gibi niye geliyorsunuz demezdi. Sağ mı halen bilmiyorum.
Hoca öldükten sonra irtibatımız kesildi zaten. Velhasıl Hoca Efendinin son
yılları öyle geçti. Tabii yaşlılık günümüzde de olduğu gibi değer bilinmeyiş,
kadir kıymet bilinmeyiş mesela oğlanları vardı galiba üç oğlan vardı. Birisi
avukattı oğlunun. Oğlanların babalarıyla doğru dürüst ilgilendiklerini ben
bilmem, hatırlamıyorum. Evli koca insanlardı onlar. Hoca Efendi'nin torunu
vardı bunlardan birisi askeri liseye gidiyordu. Hatırlıyorum o zaman zaman
gelirdi, dedesinin elini öperdi. Oğullarının babalarıyla ahım şahım
ilgilendiklerini hatırlamıyorum. İşte kadir bilmezlik. Günümüzde de durum aynı
ya.
ATZY- Hoca Efendi'nin kitapları var
mıydı?
YA- Vardı tabii ama ne oldu
bilmiyorum. Ölünce sağa sola vermişlerdir herhalde.
ATZY- Saffet Hoca aslında önemli bir
kişilik değil mi?
YA- Elbette önemli bir kişilik. Bir
takım yanlışlar olmakla beraber tabii ki kendisi bir değer. Zihniyet yanlışlığı
sadece Hoca Efendi'de değil aşağı yukarı o dönemdeki tüm hoca efendilerde var.
O da şundan kaynaklanıyor: Medrese. Zaten medrese bitmiş. Okuttuğu insanlara
ufuk verememiş. Adeta Orta Çağın Skolastik zihniyetinden çıkamamış. Sadece Hoca
Efendi değil bütün hocalar öyleydi. Köyümüzde 1948'lerde ilkokulda okuyorum,
köyümüzün imamı medrese usulü okumuş Osmanlı neslinden ve çevrede de büyük Hoca
bilinirdi. Arapça iyi bildiği söylenirdi. Ağzı iyi laf da ederdi. Ben
hatırlıyorum hiç unutmam bir gün böyle arasıra köyde o devirlerde öyleydi
çocuklar da bazan babası götürür bazan çocuklar kendisi gider merakla namaza
giderdi o devirde böyle sekiz on yaşında çocuklar hepsi gitmezdi ama tek tük
giden olurdu. Bir seferinde ben de namaza gittim caminin bahçemsi bir yeri
vardı. Orda namazdan önce camiye gelen cemaat otururlar muhabbet ederler ezan
okuyunca da girilir namaz kılınır çok güzel hoş bir şey. O sırada jet uçaklar
da yeni çıkmıştı. Hızda ses duvarını aştığı için uçak te nerden gidiyor sesi
geriden geldiği için onlara bakıyoruz. Eski pır pır uçaklarını düşündüğümüz
için gürültü nerdeyse kendisi de orada oluyordu. Tabii jetlerde öyle değil. Ses
duvarını aşmış hızı. Uçak belki 200 m uzakta ama ses geride. Sesin geldiği yere
bakıyorsun göremiyorsun. Görmen de mümkün değil. Ben çocuğum ya duyuyoruz o
gürültüleri ama uçakları göremiyoruz. Pır pır uçaklar vardı. Onlara tayyare
diyorduk. O zaman uçak demiyorduk. Geçtiğinde birbirimize gösteriyorduk. Jet
uçağını göremeyince hocaya sordum çocukluk haliyle. Bu ses nedir hoca dedim.
Oğlum bunlar kıyamet alameti dedi. Çık şimdi işin içinden. Hoca işte bu. Ha o
insanları kötülemek için söylemiyorum asla. Öyle bir devre gelmiş. Sokaktaki
çocuğa sen kimsin desen Türk evladıyım diyemiyor. Ne olduğunu bilmiyor. Çingene
çocuğu çingeneyim diyor, Gürcü Gürcüyüm diyor. Çerkez Çerkezim diyor, Türk evladı
Türküm diyemiyor. O da bunun bir çeşidi. Kendisinin ne olduğunu bilmiyor.
Kendisinin ne olduğunu bilmeyen olanın ne olduğunu nerden bilsin. Hatıralar
sökün ediyor. Bundan on beş sene felan önce büyük ablam biz altı kardeştik. Üç
kız üç oğlan. Hepsi de sağdı. En büyük ablam 1928 doğumludur. Geçen sene vefat
etti. Demek ki Osman Hoca ile yaşıtmış. Onun küçüğü ablam Gülistan ablam halen
sağ o da 1930 doğumlu. Kocası vefat etti eniştemiz yani vefat etti. Konu milli
bilinç ve şuurdan çıktı da onu anlatacağım. Ben de o zaman mühim bir mesele
vardı galiba eniştemizin vefatına gidememiştim. Birkaç gün gidemedim cenazesine
gitmek istediğim halde. Birkaç gün sonra ancak o zaman arabam da vardı belki
bir on on beş gün sonra gidebildim. Başsağlığına ablama. Köyümüzün az
ilerisinde büyük arazileri var. Hep orda duruyorlar zaten. Şu anda da ordalar.
Orası bir nevi çiftlik gibi evleri, hayvanları, meyve sebze her şeyleri var.
Orada rahat huzur içinde.. Ben tabi köye varınca ablamıza gittim. Sıcak bir yaz
günü. Hani çardak derler evin önünde oturulur, orada oturuyoruz. Ablam ve
çocuklarından bir ikisi. Derken biraz sonra bir minibüs geldi. İçinde eşylar;
giyecek, elbise şu bu… İki kişi çıktı; bir karı bir koca. Geldiler ablam hoş
geldiniz dedi. Meğer onlar eskiden bohçacılar vardı, şimdi araba sahibi
olmuşlar, o vatandaşlardanmış. Ablama da ara sıra gelip satış
yapıyorlarmış. Adam oturdu, kelli felli
bir adam. Belli ki para da kazanmış. Adam bana dikkatli dikkatli bakıyor. Ben
de İstanbul kıyafeti var. Belli ki oranın insanı değilim. İlk defa görüyor. Ev
sahibinin kardeşi olduğunu da bilmiyor. Dikkatli dikkatli biraz bana baktı.
Adamın karısı da oturuyor. Sonra Ablama sordu bu kim diye. Ablam bu benim
kardeşim, yazardır İstanbul'da oturuyor, dedi. Sonra adam gerinerekten ben
Gördes'te oturuyorum ben çingeneyim, dedi. Arbam var evim var Gördes'te dedi. Adamçingeneliği
ile övünüyor. Ben sana çingeneliğini sormadım ki ama belli ki adamda bir kimlik
şuuru oluşmuş. Gürcülük şuuru, Çerkezlik şuuru, Arnavutluk şuuru varsa ondan da
çingenelik şuuru oluşmuş. Ben de kurnazca adamın aklında bir şey kalsın diyerek
"Ne münasebet Çingeneler Türk, dedim. Çingeneyim diye ayrılacağına Türküm
diye koca bir millet var onunla öğün dedim. Derede boğulacağına deryada boğul
deyince bu seferde adam şaşırdı. (Gülüşmeler). Esas demek istediğim bu değildi.
Biz öz be öz Türk evladıyız. Su katılmamış. Karakeçili aşiretindeniz. Atalarımız
Orta Asya'dan gelmiş Türkmenler. Benim o ablama sen nesin desen "Ben
Türküm diyemez". Asıl demek istediğim bu. Adam çingeneliğiyle övünüyor,
ruhuna işlemiş. Nasıl Gürcü Gürcülük şuuru ile, Çerkez Çerkezlik şuuru ile
ATZY- Türkmen Yörük ayrımı nasıl bir
durum?
YA- Türkmen Oğuzların diğer adı. Müslüman
olan ilk Oğuzlara Araplar ve İranlılar Türkmen diyor. O da şuradan geliyor:
Reşidüddin'in Tarihinde yazıyor. Müslüman olan Türkler esas vatanları olan Orta
Asya'dan 8.-9. Asırlarda göçe başlayınca Alpaslan'dan Malazgirt'ten de önce bir
müddet şurada burada İran'da iklim değişimiyle de biraz farklılık meydana
geliyor. Orta Asya'nın o uçsuz bucaksız topraklarında olmak var bir de şehirde
insanların arasında olmak var. Öteki kurt. Kurt biraz kuzulaşıyor. Dolayısıyla
Türklerin kurt olduğunu da biliyorlar. İran ve Araplar Türkmanen, manen
Farsça'da "benzer" demektir. "Menend" diye kullandığımız
kelime "Manend" kelimesinin kısaltılmışıdır. "Menendi yok" benzeri yok anlamındadır. "Eşi menendi
yok" yok deriz Türkçe'de. Tam Türk değil ama Türk gibi. Orta Asya'dan
gelmiş kurt tabii temelli de bozulmaz ya. Az çok Türk. (Gülüşmeler). Türk gibi
davranıyor. Hani Müslüman olmuş ya Türk gibi davranıyor. Oradan Türkmen kalmış.
Şu anda onlara İran'da Türkmen diyorlar. Iraktakine de Türkmen diyorlar. İşte
Oğuzların ilk Müslüman olanlarına Türkmen deniyor. Biz de Türkmeniz sen de
Türkmensin. Oğuzuz yani. Yörüklük alt bir şeydir. Oğuz boyun tamamı sonra
ayrılıyor. Sürülerine göre ayrılıyor. Karakeçili oluyor, Akkeçili oluyor. Ben
ablama sen nesin desem bilmez, onda o şuur yok. Facia işte burada. O şuur
olmadığı içinde tarihi mezar taşları alıyor, kırıyor ve yok ediyor. Anlattım ya
bizim köyümüzde okumuş öğretmen olmuş bizim aslımız Rum mu idi diyebiliyor.
Kepazeliğe bak. Halbuki bir tarih şuuru olsa bu ülke 1071'den sonra öz be öz
süt gibi Türk evlatları gelmiş ülkenin her tarafını Türkleştirmiş
Müslümanlaştırmış. Alemin Bizanslısı Romalısı da bir kısmı defolmuş gitmiş geri
kalanlar da bir kısmı duruyor bir kısmı aramızda erimiş. 9. - 10. Asırlarda
yaşamış bir Ermeni tarihçisi var kitapları var diyor ki Anadolu karınca yuvarları
gibi Türk kaynıyordu, diyor. Düşünebiliyor musun? Orta Asya'dan atalar
yurdundan dalgalar halinde hani denizde dalgalar yuvarlar halinde gelirler ya.
Anadolu da iyi bir mekan, dünyanın en güzel yerlerinden biri. Eski atalar
yurdumuz Orta Asya'da denizler varmış, ırmakları, ulu nehirleri varmış. Bir
zaman gelmiş ki kuraklık vesaire. Neredeyse yaşanmaz olmuş. Onun üzerine
atalarımız yeni yurt aramaya çıkıyorlar. Osmanlı'nın gelip de Domaniç'te
konaklamasının sebebi ne? Domaniç bölgesi öyle bir yer ki harika. İnegöl'den
çıkıyorsun Uludağ'ın devamı olan yerlerden tırmanıp Domaniç'e iniyorsun. Ben
çok geçtim ordan. Yazın bilhassa giderdim oradan geçeyim diye. Yazın şimdi Temmuz'da
hatta Ağustos'ta derelerinden gürül gürül su akar. Yemyeşildir dağları. Orta
Asya'nın bir örneği. Gelmişler ve ilk yurtlarına uygun bu yerleri yurt
edinmişler. Sen bunun nesinden şüphe ediyorsun. Bir gavur böyle deyip dururken
"Anadolu karınca yuvaları gibi Türk kaynıyordu" derken. Dünya
Türklere dar geliyor adeta derken. Sen Rum ol istersen. Kepazeliğe bakın ki
öğretmen olmuş herif "Bizim aslımız Rum mu acaba" diyor. Böyle kepaze
böyle şuursuz hale gelmiş bu millet.
YA- Ali Tarık kardeşim bu benim kırk
yıllık bir çalışmam. Yunus Emre üzerine bir çalışmam. Beş eser meydana
getirdim.
ATZY- Yunus Emre sevdası nerden
başladı Hocam?
YA- Dört beş yaşlarında Yunus Emre
adını duydum. Bu kitapta hepsi yazıyor. Ali Tarık kardeşim bu kitabı bir su
içer gibi hazmederek oku. Roman okur gibi okuma. Bir gazete okur gibi okuma.
Hazmederek oku. Dön bir daha oku. Dön bir daha oku. Öyle bir kitap. Biz yedi
asır sonra Yunus'u gün ışığına çıkardık. Piyasada Yunus Emre üzerine birçok
kitap dolaşıyor, harcı alem işporta malı hepsi. Konuşmalarım konfranslarım hep
Yunus Emre üzerine. Ben Yunus Emre'yi tanıdıktan şiirlerini gördükten ve
anladıktan sonra Kur'an'ı daha iyi anladım. Çünkü Yunus şiirlerinde Kur'an-ı
Kerim'i dillendiriyor. Ve neticede şu kanaate vardım konferanslarımda da
söylüyorum sanki Cenab-ı Hak diyormuş ki Yunus'a "Yunus! Git şu benim
kelamımın ne demek istediğini Türkçe konuşan kullarıma kendi dilleriyle anlat".
Cenab-ı Hak böyle buyurmuş Yunus Emre de gelmiş anlatmış. Devamını buradan
okursun. Şimdi ben bu kitabı imzalayacağım. Sen iyi bir oku. Senin hayata
bakışını bile değiştirecek. Zaten şimdi bana burada düşen görev bizim Osman
Abimizin hayru'l-halefi Ali Tarık'ın fikri kemaline yardımcı olmak, ufkunu
geniş ve doğru ufuk sahibi olmasına, insan bazan bir yanlışa saplanabiliyor bir
ideoloji veya zihniyete çıkarabilirsen çıkar. Benim vazifem bir daha tekrar
edeyim: Bizim Osman Abimizin hayru'l-halefi oğlunun fikri tekamülünü/kemalini
tamamlamasına, doğru bir ufka sahip olmasına yardımcı olmaktır. Senin karşında
benim vazifem bu şu anda. Ali Tarık Ziyat değil mi?
ATZY- Evet Hocam. (Hoca rehberine
yazıyor). Siz de Osmanlıca da vardır herhalde Hocam? Latin alfabesi ile
yazarken biraz yavaş yazıyor gibi geldiniz de onun için sordum.
YA- Evet elbette var. O yazıyı
bilmezsek bir şey olamayız. Hatta eski yazım daha iyidir. Rahmetli Nihal Atsız'ın
bir sözü vardı. Alfabemizi bilmeyen gerçek Türk aydını olamaz derdi. Nihal
Atsız Hocamızın o sözü ben de çok yer etmiştir. Düşün Nihal Atsız Hoca
medreseden gelmiş bir insan değildi. Cumhuriyet devrinin aydını idi ama sık sık
bunu söylerdi. "Eski alfabemizi bilmeyen bir kişi gerçek bir aydın olamaz,
derdi. Türkçeyi iyi bilemez iyi öğrenemez derdi.
ATZY- Bugün kü görüşme tarihi 10
Temmuz 2011.
Bir gün 18-20 yaşlarında iki genç
gelmişti. O zamanlar bir Petrol Vakfı vardı. Burs da veriyordu. Petrol Vakfı
müdür muavini fakülteden arkadaşımdı. Allah rahmet eylesin vefat etti. Bize
sizi arkadaşınız gönderdi. Kendisi de sizi arıyacak. Sizin bize ders
verebileceğinizi söyledi. Tabii benim medrese usulü ders okuduğumu biliyordu. E
peki. Biz ilahiyat fakültesinde okuyoruz. E ne okumak istiyorsunuz? Kendi
programınıza göre ne okutursanız biz öyle okuyacağız. Biz bir şey bilmiyoruz,
dediler. İlahiyat Fakültesindelermiş. İmam Hatip'i bitirmişler İlahyata
geçmişler. Peki dedik ve derse başladık.
ATZY- Ne okutuyorsunuz?
YA- Emsile'den başlattım ben bunları
çünkü o temeldir. Epeyce okuduk. İki veya üç sene devam etti dersimiz. Çocuklar
baya öğrendiler Arapça'yı. Metni söktüler. İbareyi söktüler. Sonra bunlar mezun
oldular. Biri Enver biri Halil. O sıra Bursa Uludağ Üniversitesi İlahiyat
Fakültesi asistan almak üzere imtihan açmış. Hocam böyle böyle imtihana girelim
mi? Tabii girin dedim. Siz kazanırsınız, dedim. Sizin gibi İlahiyat fakültesini
bitiripte sizin kadar Arapça bilen yoktur, ben biliyorum. İmam Hatiplerin
ilahiyatların durumu belli. Birisi ben İzmit'te ona zengin bir adam kızını
vermek üzere işaret vermiş ona burada da Kuran Kursumuzda seni hoca yaparız
demişler. Aklı yatmış buna tabii gençlik. Birisi Enver Edirneli bir çocuktu. O
girdi gitti. Anlatmak istediğim esas şurası: Geldi döndü anlatıyor. Sınava
teker teker alıyorlar, girmiş içeri. Arapça bir kitaptan şurayı oku demişler.
Başlamış bu tabii burada Arapça'yı söktü, eline aldığı herhangi bir Arapça
metni okuyabilecek hale geldi. Okumuş, bir nefeste bitirmiş. Hocam, imtihan
heyeti okumamı bitirince birbirlerine bir bakıştılar, diyor. İlahiyatı bitirmiş
Arapçası bu kadar iyi nerede? Sen nerde okudun dediler, diyor. İlahiyat
fakültesi olduğunu biliyorlarda. Sen nerede öğrencin bu Arapça'yı dediler
diyor. İstanbul'da hususi hocam var ondan öğrendim dedim diyor. Süleyman Uludağ
felan var ya oranın hocaları. Kim o demişler. Başka hiçbir soru sormuyorlarda.
Yaman Arıkan demiş. Sen baştan söyleseydin ya. Hiç imtihana girmeseydin ben
Yaman Arıkan'ın talebesiyim asistan olacağım deseydin. Onlar da biliyorlar ki
bizim gibi yetişmiş kişiler Arapça'yı da iyi bilir ve iyi öğretir. Sen
asistansın buraya demişler. Yani böyle okutabilseydik. Şimdi profesör çocuk
orada. Okutabilseydik keşke şöyle beş, on, yirmi, elli, yüz… Ama arz talep
meselesi talep olmayınca ne yapacaksın. İçinizde aşk yoksa meşk de yoktur.
Dolayısıyla sen de böyle ömür bitiyor bir şey yapamıyorsun.
| Ben, Yaman Hocam ve Uğur Öztürk |
Bostancı Camiinde benim eserlerimi
okuyan ve doğru bir şekilde anlayan Mahmut Amcam, seksen yaşında benden büyük
Allah selamet versin, kışın Adana'ya gider, evi var orda, sıcaktır oralar,
İstanbul'un soğuğundan gider kışında buraya gelir. Ben de ona derim ki bana da
orda bir yer ayarlasan da orda serin serin otursak. O Mahmut Amca ile zaman
zaman konuşuyoruz. Yav Hocam diyor bana tabii eserlerimizden dolayı,
gelmiyorsun Bostancı'ya diyor. Kırk sene önce orda sohbetler olurdu ben de
giderdim. Sohbette daha çok ben konuşuyordum. Bir kahvehanede toplanıyorduk.
Okumuş diye daha çok beni konuştururlardı. Fakat o cemaatin bir kısmı öldü.
İmamı da vardı o da öldü Allah rahmet eylesin. Genç benden de gençti. Çok hoş
sevimli biri idi. Biz de hayat sıkıntıları çökünce oraya gidemez olduk. Bu
dediğim 1960'ın sonları 1970'in başları.
ATZY- siz sürekli burada
İstanbul'daydınız değil mi? Hiç dışarı çıkmadınız.
YA- Yok çıkmadım.
ATZY- Memuriyet aldınız mı?
YA- Almadım. Bir defa bir teşebbüsümüz
oldu. Fikirtepe Eğitim Enstitüsünde Türk Dili Edebiyatı Kürsüsünde. O da
1970'li yılların o sağcı solcu Ecevit-Demirel koalisyonlarında güme gitti. O
ayrı iş neyse. Şimdi Mahmut Amca öyle deyince gittim. İkindi namazına gittim.
Namazdan çıktık. Yalnız Mahmut Amca var. Bir de oğlu var yanımda biraz çalıştı.
Cağaloğlu'nda kağıtçı idi. O da benden yaşlı. O da vardı yanımızda. Onun
dışında tanıdığım da yok. İmam'ın Mercedes arabası da caminin avlusunda
duruyordu. O adamın Yaman Arıkan'la ne işi olsun. (Gülüşme). Onların devam
gittikleri sohbet ettikleri kahvehaneye gittik. 75-80 yaşında adamlar. Sen pek
bilmezsin Anadolu'da hala vardır. Anasını ne yaptığım, Avradına ne yaptığım
böyle konuşurlar. İpe sapa sığmaz, zerre kadar ne dünya ne da ahirete, ne
hayata ne ölüme faydası olmayan konuşmalar. Baktım 75-80 yaşında adamlar ona
benzer konuşmalar yapıyorlar. Yahu oraya bir adam gelmiş yaşı sizden küçük
olabilir ama bu yaş işi değil. Sen doksan yaşında olursun ama boş olur kafan.
Birisi kırk yaşında olur ama kafası dolu olur. O Mahmut Amca sıkıldı, hava cıva
konuşuyorlar, sekiz on kişiyiz ben bir hamle ediyorum şöyle bir konu açayım
konuşalım sohbet olsun diye herifler oralı değil. Mahmut Amca benden
eserlerimden bahsetti. Türkiye'de Esma-i Hüsnayı Allah'ın isimlerini doğru olarak
Hocam tanıttı dedi. Sonra bazı eserlerimi söyledi. O sırada galiba Bizim Yunus
çıkmıştı. Ben giderken adetimdir iki üç tane götürürüm. Sebebi gittiğimiz yerde
bazen tanıdık çıkıyor veya yazar deyince eserin var mı? Diyorlar. Onun için ben
numune olarak bulunduruyorum. Sorana gösteriyorum. İşte en son çıkan eserim bu
diyorum. O gün de birkaç tane götürmüştüm. Orada Yunus Emre'yi anlatırım dedim
ama dinleyen yok. Birkaç defa gittim aynı hava. Bir daha da gitmedim. Orada
geçirilen zamana yazık. Koca koca adamların ipe sapa gelmez tavırları moral
bozuyor. Velhasılı geçenlerde Ahmet Er var biliyor musun? Benim Ahmet Abim
benden yaşça büyük on yaş büyük o da rahatsız benim gibi. Sekseni geçti galiba.
Akhisar'da Sünnetçiler Köyü var. Orda duruyor kendi köyü. Ben de şimdi bir
imkanım olsa köyümde bir kulübe yapıp orda yaşayacağım amma bu bizim için
mümkün değil çünkü orda çoluk çocuğun başında olmak gerekiyor. Bir müddet
görüşememiştik o hasta ben hasta. Birkaç gün önce telefon etti. Ben mahcup
oldum çünkü epeydir arayamamıştım. Kendisi subay. 1960'da Yüzbaşı idi. Subay.
Sonra emekli oldu. Köyüne de yerleşti. Çok mütevazi hem dinine hem milletine
sadık gerçek mümin Müslüman bir Türk evladı. Birbirimize ısınmamızın sebebi de
o zaten. Namık Kemal Zeybek var tanıyorsundur. Son zamanda Demokrat Parti'nin
Genel Başkanı oldu. Bizim eskiden beri arkadaşımızdır o. Kendisini yetiştirmiş
bir insandır. O iki sene önce Ahmet Abi Zeybek'e söylemiş. Demiş ki bizim Yaman
böyle böyle bir eser hazırladı Yunus Emre üzerine kırk yıl çalıştı. Yedi cilt.
Fakat bunu basamıyor. Buna bir mali imkan bulunda bu eser basılsın, demiş. Namık
Kemal Bey'in Ankara'da Yesevi Vakfı var bu vakfın başkanı da aynı zamanda.
Kazakistan'a çok gider. O da bunun üzerine telefon etti. Ben İstanbul'a
geliyorum, görüşelim dedi. Bundan iki sene önce. Ben de Cağaloğlu'ndayım.
Yayınevindeyim. Çocuk asker o zaman. Ben de haftada bir iki defa gidiyorum.
Yayınevi kapalı kalmasın diye. Oraya telefon etti. Ben Cağaloğlu'ndayım dedim
geldi. Orada görüştük ettik. Ben anlattım meseleyi. Müsveddeler evde çocuk cd
sini yapmıştı. Müsveddeleri de görelim Hocam bir dedi. Bizim eve geldik onun
arabasıyla. Müsveddeleri de gösterdik, sohbet ettik, muhabbet ettik. Gençlik
yıllarından beri arkadaşımızdır. Baştan kaymakamlık yaptı. Sonra MHP'de idi.
1980'den sonra ANAP'ta siyaset yaptı. MHP'de iken ben de o seneler 1970'lerde
Ülkü Ocakları teşkilatında seminerci, konferansçı olarak çalıştım. Ülkü
Ocaklarındaki gençlere seminerler konferanslar veriyordum. Dini, fikri vesair.
Çok da iyi oldu. Çok genç yetiştirdik.
ATZY- Şimdi de oluyor mudur böyle
dersler Hocam?
YA- Maalesef Ülkü Ocakları o eski (dinamizmini)
kaybetti. Türkeş'ten sonra maalesef yeni yöneticiler kahroluyorum, üzülüyorum
çünkü o hareket Türk milletinin milli hareketiydi şunun bunun değil. Laf lafı
açıyor Namık Kemal Beyin meselesini unutmayalım. 1970'lerde iki eserim çıktı o
zaman; Türklük Gurur ve Şuuru ile İslam Ahlak ve Fazileti diye. O zaman bunları
Ülkü Ocaklarında slogan olarak kullanılıyordu. Ülkü Ocaklarının temel sloganı Türklük
Gurur ve Şuuru, İslam Ahlak ve Fazileti. Yani hem Türklüğümüze hem de
Müslümanlığımıza sahip çıkmaktı. Doğrusu bu idi. O zaman bunu ben
kitaplaştırdım. İki eser yazdım. Orada Ülkücü Hareketi kendimce şöyle tarif
ettim. O gün Ülkü Ocaklı gençler biz 25 sene önce ilim irfan peşindeysek hiç
menfaat şu bu peşinde değilsek o devrin Ülkücü Gençleri de öyleydi. Öyle bir
ruh vardı. Kendim de o ruhu görünce teneffüs edince Milliyetçi Ülkücü hareketi
birbirinden ayırmadan şöyle tarif ediyorum. Ülkücü Milliyetçi Hareket bu
devirde Türk milletinin yeniden dirilişinin ve yeryüzünde layık olduğu mevkiyi
alışının hareketidir. Ülkücü hareket zafere ulaşsaydı bu millet elalemin
maskarası olmayacaktı. Haysiyetli, şahsiyetli bir devlet bir millet olacaktı.
Onun için böyle tarif ettim. Ruhuna rahmet olsun "Yahu evladım, dedi
Alparslan Türkeş, bu dediğim 1970'lerde Ankara'ya sık sık gidiyordum bazı
mesleleri görüşelim diye. Yani biz bir nevi hareketin fikir adamıydık. Namık
Kemal Bey de öyleydi. "Bunun gibi bir tarif daha olamaz", dedi. Yani
Ülkücü-Milliyetçi hareket, bu asırda Türklüğün Türk milletinin yeniden
dirilişinin yeryüzünde layık olduğu mevkiyi alışının hareketidir. Yani
gerçekten zafere ulaşsaydı yeryüzünde layık olduğu mevziyi alacaktı. Bugün
Avrupalı Amerikalı haçlıların maskarası olmayacaktı. Avrupalı Amerikalı
haçlıların emir erleri idare etmeyecekti Türkiye'yi. Bugün bunlar idare ediyor.
Ülkücü hareket yok. Ama buna sebep birazda şuradan çıktı ya şimdi öyle değil
dedik ya. Milliyetçi hareket bu çizgiden saptırıldı. Biz kahroluyoruz ama.
Çünkü yıllarımızı verdik bu harekete. Ama sonra kimi benim gibi hastalandı,
kimi öldü, kimisi şöyle kimisi böyle. Hareketin beyin takımı dağıldı. Sonradan
gelen gençlere de Devlet Bahçeli kafasıyla öncüler klavuzlar fikir önderleri
başlarına getirilmedi. Çünkü herif istemiyor. Herif öyle bir herif ki.
Dolayısıyla Ülkücü-Milliyetçi Hareket bugün bu duruma düştü. Namık Kemal'de
çıktık buraya geldik de. Birlikte sohbet ettik. Dertleştik. Onun da ıztırabı
var. Hocam Kazakistan'da alacağımız var onu alırsak biz basılması için gereken
desteği verelim dedi. Gitti. Ondan sonra bir iki defa telefonla konuştuk. Tabii
Bizim Yunus çıkmıştı. Bizim Azrail'e Meydan Okuyan İki Türk adlı eserimiz
çıkmıştı onu imzalayıp verdim. Onların da Kazakistan ve Türkmenistan'da
yayınlanması için yardımcı olacağını söyledi. Sevindik tabii. Birkaç defa
telefonla konuştuk alamadık dedi. Asla suizan aklıma gelmiyor, alamamıştır.
Ahmet Abi'den, telefonundan çıkmıştı bu konuşma. Bizim Saffet Efendi'de
okuduğumuz zamanda bambaşkaydı. Ülkü Ocaklarının kurulduğu 1970'li yıllarda
ATZY- Saffet Efendi zamanında böyle
bir hareket var mıydı?
AY- Yoktu 1965'lerden itibaren
başladı.
ATZY- Öncesinde bir nüve gibi şeyler
var mıydı?
AY- Elbette bir nüve vardı.
ATZY- Saffet Hoca'nın düşünceleri
nasıldı? O Osmanlıcı idi herhalde?
AY- Ben Ahmet Abinin sözünü
söyleyecektim sana telefonda konuşuyoruz Ahmet Abi de o eserin bir an evvel
basılmasını çok istiyordu.
(Kitabın maliyeti üzerine bir konuşma
yapıyoruz)
AY- Ahmet Abi'nin sözünü söyleyelim.
Ahmet Abi ile meseleyi konuştuk. Üzüldü. O da zannediyormuş ki şimdiye kadar
konu halledilmiştir. Anlattım. Sağ olsun Namık kemal Bey geldi görüştük. Böyle
böyle oldu diyerek detayları anlattım. Fakat o gün bugün müsbet bir haber
gelmedi dedim. Ahmet Abi de maneviyata çok düşkündür, maddeye hiç değer
vermeyen biridir. Yaman, dedi. Ben küçük olduğum için öyle hitap ederdi. Yaman
dedi maalesef dedi günümüzde insanlar kendi kendilerini örüklediler dedi.
Örüklemek ne demektir bilir misin?
ATZY- Yok Hocam ilk defa duyuyorum.
AY- Bilmessin.
Ha çok mühim. Çok mühim. Hatta Ahmet Abi şu kelimeyle bana öyle bir
ilham verdin ki, dedim. O da köylü benim gibi bu işleri iyi biliyor. Aslen
köylü. Subay ama köyde doğmuş en azından benim gibi ilkokulu köyünde okumuş
biri. Dolayısıyla o hayatı biliyor. Hatta benden de önce. Ben 1946 yılında
okudum ilkokulu belki o 1930'larda ilkokulu okudu. O devirde Türkiye tamamen
tabii şeklinde. Şimdi "örükleme" şuna denir: Örk-örük kelime olarak
hayvanın ayağına bağlanan bağa denir. Hayvanın ayağına bağlanan bağa
"örk" denir. "Hayvanı örüklemek" katırımız eşeğimiz vardı
affedersiniz, o devirde nakliyatta hep hayvan kullanılıyordu. Vasıta yok yol
yok bir şey yok. Hayvanı iş olmadığı zamanları köyde A kişi B kişi köyün hemen
yakınında çayır çimen vardır. Boş yemyeşil. Alır hayvanını damında hayvanına
verecek yemi yem alacak parası yoktur. Tabii besleniyor hayvan. Şu büyüklükte
bir kazık (50 cm gibi bir uzunluk tarif ediyor) ip bağlansın diye bir ucu şöyle
toplu iğne başı gibi dümdüz bir şeye bağlarsan hayvan sıyırır, gider. (Konuşma
burada son buluyor)
Babamın bir endişesi vardı o endişesi
de o Haşim öğretmen genç bizim
delikanlılığımızda yeni mezun olmuş genç öğretmen nerede bir yerde öğretmen
olduğunu söylemişlerdi. Anası babası köyde bayramlarda köye gelirdi. Fakat
büyükler nasıldı gerçek mi gerçek değil mi bilmiyorum. Kulak misafiri duyardık.
Konuşurlardı. Haşim öğretmen gusül etmiyormuş. Felan gibi şeyler. Cenabet
geziyormuş felan. Köy enstitüsü mezunu ya. O sıralarda hakikaten Köy
Enstitülerinde din aleyhinde faaliyetler yapılıyormuş. Babamın kafasında hep bu
var. Haşim öğretmen gitti orada dini imanı yitirdi oğlum da öyle olur. Aklında
bu var ve haksız da değil.
ATZY- Babanız çiftçi mi idi?
YA- Evet, Babam iyi bir çiftçi idi.
Arazilerimiz vardı. Bir çift öküzümüz vardı kara sabanla iyi çift sürerdi. İki
arazimiz vardı birini bir sene diğeri bir sene sürerdi. Nadasa bırakırdı. Gübre
yok bir şey yok. Köyde buğday ekmeği yiyen Üç beş kişiden biriydik. Biz o
yönden bahtiyardık. Babam çalışkan bir insandı.
Babamın kafasında bu tereddüt var ama
bir taraftan da aşk ve şevkle istiyor, ya Haşim öğretmen gibi cenabet gezerse
diye de korkuyordu. Hoş Haşim öğretmenin cenabet gezip gezmediğini de ben
bilmiyorum. Sonradan anladım ki gezmemiş. O sıra 1949'da dediler ki imam hatip
okulu açılmış. İmam Hatip okulu denince demek ki din iman var gibi bir anlayış
oluştu. Babam seni imam hatip okuluna verelim dedi. Biz mezun olduk 1955
yılında. Köyden bir kişi daha çocuğunu okutmak için heveslendi. O devirde
zavallı köylü şehirden korkuyor. Görmemiş, laf etmesini bilmiyor… Bizim köyün
medresede okumuş 65-70 yaşlarında köyün imamı vardı. O devirde maaşını köylü
veriyor. Onun ağzı biraz laf ediyor. Ona rica ettiler benim babam ve bu çocuğun
babası. Gerekli masrafı verdiler o zaman imam hatip okulu İzmir'de açılmış.
Hoca bu çocukları götür İzmir İmam hatip okuluna yazdır gel bunlar orada
okusunlar, diye. Gittik biz, ayaklarımızda lastik ayakkabı, başımızda şapka.
Köylü çocuğu. O devirde herkes şapka giyiyordu. Cizlavet denilen lastik
ayakkabılar. O devirde şimdiki gibi ayakkabılar yok olsa bile çok nadir ve
pahalı. O lastik ayakkabılar daha ucuz. Onun sahibi de Yahudi imiş. Namussuz,
şerefsiz. Şapkanın sahibi de Yahudi imiş sonradan öğrendim. O devirde bizim
çocukluk yıllarımızda herkes şapka giyerdi. Kasket giyerdi. Köylü o lastik
ayakkabıyı zar zor alabilirdi. İzmir'e gittik. Sora sora bulduk. Salihli'den
bir tanıdığı varmış imamın. Ona sordu o da bir şey yazıverdi. Bu adrese gidin
orada falan kişi diye. Hacı Raif Cilasun diye birinin adı. Sora sora bulduk.
Hoca önümüzde biz arkasında koyunun kuzuları gibi. Adamı bulduk. Konuştular.
Adam ne desin hala içimden o adama nefret duyasım gelir ama duymuyorum. Çünkü
başka sebebi var niçin duymadığımı anlatacağım şimdi. Yani olacak şey değil. Yıl
1950. Ekmek beş kuruş. Hem de şimdiki gibi 300 gr. Değil bir okka. Kocaman
ekmek. Halis buğday ekmeği. Beş kuruş. Lokantada yemek yiyorsun bir tabak yemek
beş kuruş. Yedi buçuk kuruş. Üç kuruş. Para öyle değerli. Ayda 75'er lira
verirlerse yazdırıveririm dedi. Bizim bir şey bildiğimiz yok hoca da bilmiyor.
Döndük geldik. 75 lira. O zaman 150-200 liraya şehirde ev alınıyor. İki çocuk
yazılmış olsa 75'er liradan sene de İzmir'de iki köşk alır. Meğer o da imam
hatip okulu değilmiş orada bir kurs açılmış. Seçimler yaklaşırken Halk Partisi
aleyhinde dinsiz imansız diye propaganda yapılırken öyle olmadığını göstermek
amacıyla açılmış kurslarmış. Bu kurs iki senelikmiş. Tabi içerisinde ne var
bilmiyoruz. Okul felan da değilmiş yani. Biz bilmiyoruz tabi. Döndük geldik.
Hoca babalarımıza söyledi. Ben de Babam mekanı cennet olsun ne kadar aşk
içindeymiş ki: Ah Ah Hocam, 10-15 lira olsa malımı mülkümü satar tedarik eder
ama 75 lira nereden bulayım, dedi. O zaman sene de bile 75 lira bulamazsın.
Nerde ayda 75 lira. Utanmaz mısın be adam. Beni orada ne yapacaksın saraylarda
mı besleyeceksin. Bir lokantada bir tabak yemek 5 kuruş 10 kuruş. O zaman bir
kuruş geçerliydi. Döndük geldik, babam çırpındı ama çare yok. Babamın keçi
sürüsünü gütmeye başladım. Fakat ben duramıyorum. İçimde öyle bir aşk var ki.
Okumak öğrenmek istiyorum. Babama: Akşamları ben geleyim de Kuran öğretsin bana
dedim. O zaman tabi eski yazıyı bilmiyoruz. Olur, dedi. O devirde şimdiki gibi elif-ba
ların yeni yazıyla okunuşu da yok. Elif, ba … Hoca beni başlattı. Ben de öyle
bir aşk ve şevk var ki Cenab-ı Hakkın lütfu. Otuz beş gün içinde ben Kuran'ı
yüzünden okumayı öğrendim. Ali Tarık öyle bir aşk var yani. Kitabı götürüyorum,
dağda çalışıyorum. Kuran'ı yüzüne okumaya başladım Hoca da beni takip ediyor.
Çocukluk ben Kuran'ı okuyunca ne dediğini de anlayacağımı düşünüyorum. Öyle
zannediyorum. Oysa Arapça. Daha önceki senelerde de Allah'ın kelamı bu Kuran ne
diyor ki çocukluk düşünüyorum da. Bunu hep merak ederdim. Acaba ne diyor?
Hocaya bir gün okumayı bitirdim. Ne diyor, dedim. Kendim anlamıyorum ya o
anlıyordur diye sordum. 12-13 yaşlarındayım. 1950'de oluyor bu hadise. Bu
nediyor diye Hocaya soru vermişim. Hoca bilir diye düşünüyoruz. Hoca dedi ki
-İstanbul'a gelişim, Saffet Efendi'de okuyuşumun nedenlerinden biri de budur-
Onu biz bilmeyiz onu İstanbul'da büyük hocalar bilir dedi. Benim kafama bu söz
yer etti. İstanbul'da büyük hocalar. Demek ki Kur'an'ı anlamak için İstanbul'a
büyük hocalara gitmek lazım. Bunlar hep Allah'ın lütfu, ona söylettiriyor.
Kafamda o var. Buraya kaçıp geldiğimde – arada atladığım yerler var- Saffet
Hoca'ya geldiğimde elini öptük.
ATZY- Saffet Hoca'yı nereden buldunuz?
YA- Ben Salihli'den kaçıp gelince, o
zaman milletten aldığım on ar lira var ki o zaman da büyük para. On ar lira
istedim ki 15 lira istesem veremezler. Köylüde para yok. Uyanıklığı görüyor
musun? Salihlide birisi dedi ki: Lale Camiinde bir müezzin var, dedi. Onun
ismini verdi. Ben geldim doğruca Laleli Camiini buldum. Kafamda büyük hocalar
bilgisi var ya, büyük hocalar bilir sözü var ya. Ben ona sordum. Ben Kur'an-ı
Kerim'in ne dediğini öğrenmek istiyorum, dedim. Büyük hocalardan okumak
lazımmış dedim. Günümüzde en büyük hoca Saffet Efendi dedi. Sen ondan okursan
öğrenirsin ancak dedi. Aldı beni oraya götürdü. 1950'nin temmuz ayı. Gittik.
Elini öptük tabii. Bir gariban köylü çocuğu gelmiş. Sen ne okumak istiyorsun,
ne öğrenmek istiyorsun, dedi. Ben Kur'an'ın ne demek istediğini öğrenmek
istiyorum, dedim. Çocukluk kafası. (Gülümseme) Rahmetli cennet mekan Ulen diye
konuşurdu. Ulen kim öğretti bunu sana dedi. Kuranın ne demek istediğini anlamak
istiyorum deyince. Hakikaten bu büyük bir söz yani. Ulen sana kim söyledi bunu
dedi. O oturuyor, ben ayaktayım. Bunlar atlayarak anlattığım şeyler. Esas sen
Saffet Efendi devrini sordun değil mi? Bu Saffet Efendi ve onun devrindeki
hocalarımızın durumuna bir başlangıç gibi düşün.
Osmanlı devrinde, esasa gelelim,
maalesef medrese bitmiş. Hocam o zaman benim bu sözüm üzerine dedi ki: Sana
medresede ne okutulduysa onu okutacağım, dedi. Medresede ne okunuyor idiyse,
biz medresede ne okuduysak sana hepsini okutacağım, dedi. Başladık emsile,
bina, maksut…
ATZY- O aralar Hoca başkalarıyla da
ders okuyor muydu?
YA- Hatırladığıma göre biz yanına
gittiğimizde ders yapıyorlarmış.
ATZY- Oturarak mı ders yapıyorlardı?
YA- Biz evine gitmiştik. Evde sedir
vardı. Kendisi sedirde oturuyordu. Kamer Hatun'da okutuyordu ama biraz hasta
olduğunda kendi evinde okutuyordu. Beni de o arkadaş aldı evine götürdü.
Öğrenciler sedirlere oturmuşlar. Bir kısmı da yerde. Bel ki de o zaman Osman
Hoca da oradaydı. Ben bilmiyorum tabi. Onlar büyük talebelermiş. Onlardan sonra
biz başladık. Biz de okumaya başladık. İşte okunan dersler: Benim icazetim
vardır. Müderris olarak. Ben şu anda ders-i ammım. Daha önce anlattım mı
bilmiyorum Vefa'da 1960'lı yılarda bir yerden bir yere taşınırken kitaplarımı
çok değerli eserlerdi. Onları büyükçe bir valize koymuştum. Camiye emanet
bıraktım. Yusuf Tavaslı diye bir adam varya ta o zaman yüzüne hutbeyi zor
okurdu. İlmin tüccarlığını yapıyor. 90 tane namaz hocası var. 90 tane dua
kitabı var. Milleti soyuyor. Şerefsizler millete afyon sokuyorlar. 90 tane
namaz hocası var herifi biliyor musun? Bir hikaye vardır. Hacı Hafız Arif
Pamuk, Hattat Hafız Yusuf Tavaslı en meşhurları bunlar. İkisi de cahildir.
Birisi Beykoz'da müezzindi. Öteki de bizim talebelik yıllarımızda Vefa'da
Kilise camii vardı. Orada imamdı. Yüzüne hutbeyi zor okurdu. Cahil herif.
Hikayeyi anlatayım: Tilkinin bildiği dokuz türkü varmış. Dokuzu da tavuk ve
kümes üzerineymiş. Niye çünkü onun tavuk ve kümesten başka düşündüğü bir şey
yok. Bu şerefsizlerin de paradan başka düşündükleri bir şey yok. Vatandaşın
cebinden Tam Namaz Hocası diye parayı çekiyor. Kolay Namaz Hocası diyor
çekiyor. Muhtasar Namaz Hocası diyor çekiyor. Büyük Namaz Hocası diyor çekiyor.
Kızıma Namaz Hocası Gelinime Namaz Hocası… doksan tane. Düşünebiliyor musun? Ve
bunu da bu millet din zannediyor. Namaz Hocası ile İlmihal ile Allah yolunda
bir adım ileri gidilmez geri de kalınır. O zihniyet, namaz hocası ilmihal
zihniyeti Müslümanı Allah yolunda bir adım ileri götürmez. O zihniyetten bu
milleti kurtarmak lazım ama nasıl kurtaracaksın? O herife emanet bıraktım. Bir
müddet sonra yer tuttunca, orada bir arkadaşla barakada kalıyorduk, baraka
yıkıldı, biz de yer aramaya kalktık birden nasıl bulacaksın bir yer bulunca
geldim, kitaplar çalınmış dedi. Artık çalındı mı ne oldu günahı boynuna. İcazet
de onların arasındaydı. Ayrıca çok değerli kitaplar vardı. Bu arada Risale-i
Nurlardan bir miktar almıştım, onları da okuyayım diye onlar da vardı
aralarında. Bulanlar beni Nurcu zannetmişlerdir herhalde Nurcu değilsekde. Ben
Karl Marks'ı da okudum Lenini de. Hepsini okudum. Okumak lazım. Peygamberimizin
bir sözü var. Düşmanlarınızın hilelerinden emin olmak için düşmanlarınızın
dillerini öğrenin diyor. Bir farklı şekilde "fikirlerini öğrenin"
diyor ki ben öğreneyim ki Karl Marks ne yapmış öğreneyim ki tuzağına düşmeyim.
Nereden buraya geldik. Saffet Efendi'de başladık okuduk. Ne okuduk? Emsile,
bina, maksut, izzi, ızhar, kafiye, molla cami, maani, beyan, bedi mantık,
tefsir, hadis fıkıh… Hepsini okuduk. Usul-u fıkıh. Medresede okunan dersler
bütün bunlarmış. Türkçe yok. Hoca Efendi müderris ama Türkçeyi bilmiyor.
Türkçeyi bilmek avam dilinde 300-500 kelime bilmek değil. Bugün Türkçeyi bilen
çok az. Türkçeyi biliyorum diyen başta Yunus Emre olmak üzere, Yahya Kemal'i
Ömer Seyfeddin'i, Nureddin Topçusu, Necip Fazılı ve benzerleri ve Atatürk'ün
Nutku'nu okuyup anlayacak. Ben böyle birine Türkçe biliyor derim. Günlük
300-500 kelime ile konuşmak ve konuşulanı anlamak Türkçe'yi bilmek anlamına
gelmez. Onu çaycı Ali Dayı da biliyor. Ver bakalım Çaycı Ali dayı'nın eline
Necip Fazılı anlayabilecek mi? Mehmet Akif'i anlayacak mı bakalım? Anlamaz.
Niye? Türkçe bilmiyor. Bir lisanı bilmek demek çat pat 300-500 kelime ile
konuşmak demek değil ki. Medreseden mezun oluyor müderris oluyor ama Türkçeyi
bilmiyor. İşte daha ötesi var mı bunun? Bir milletin fikir adamı alimi kendi
dilini bilmezse başkasının dilini bilemez ki. Ben şunu söylerim: Ben filoloğum
ve kendi dilim dışında üç dille aşinağılım var Allah'a şükür. Bir insan kendi
dilini iyi bilmiyorsa başka dilleri de iyi bilemez. Yok ana dili gibi şu dili
biliyor. Bunlar hikaye. Ana dilini biliyorsa ha onu da biliyordur. Şimdi okuduk
müderris olduk biz ulan bir baktım ne coğrafya dersi var ne tarih var ne
matematik var.
ATZY- Bu eğitim kaç sene devam etti?
YA- Üç dört sene devam etti.
ATZY- dersler günün belii zamanlarında
mı oluyordu?
YA- evet. Ayrıca bizim avantajımız o
devirde aşk sahibi oluşumuzdu. Saffet Efendi'de dersi okuyup çıkıp gelince üç
beş arkadaşla birbirine yakın olan arkadaşla mesela ben Tophane'de Beyazıd-ı
Cedid Camiinde kalıyordum bir arkadaşım vardı İsmet Köroğlu diye sanırım hala
sağ o da sonradan İslam Enstitüsünü bitirdi Aksaray'da bir camide imamlık
yapıyordu şimdi emekli olmuştur- dersten çıktıktan sonra ya onun evine ya benim
evime gider oturur yemek yemek felan düşünmeden 2-3 saat dersi ben okurum o
dinler o okur ben dinlerdim. Müzakere denilen şey. Bu bir aşktı. Bizim esas
avantajımız bu aşktı. O aşk olmasaydı o dersleri yapamazdık öğrenemezdik.
Dersleri bitirdik müderris olduk ders-i amm olduk. Ama dediğim gibi ne bir
coğrafya var ne tarih var… Hiçbir şey yok. İşte medrese bu. Bu kafa ile ne
olur? O kafa ile ne olduğunu canlı bir misalle anlatayım. Bunları iyi dinle Ali
Tarık. Geçen gün de söyledim benim uhdemde hissettiğim şu: Osman Abimizin hayru'l-halefi
Ali Tarık'a doğru istikamette gerçek ilim ve fikir zihniyetini hissettirmek
aşılamak. Bizim vazifemiz bu. Hikaye ile masalla iş olmaz. Onu anlatayım şimdi.
Bu zihniyet nereye götürür insanı. Yani bir tarih bilmiyor coğrafya bilmiyor
milli şuur yok. Millet şuuru yok. O zihniyetle ne olur sen düşün bir. Ne olduğunu
canlı bir örnekle anlatacağım şimdi.
Bizim Nihat Yazar diye bir ağabeyimiz
vardı. Çok değerli bir abimizdi. Kendisi 1940'lı yıllarda okumuş Üniversiteyi sonra
Mısıra gitmiş el-Ezher'e oradan mezun olmuş. Onun "Başımıza Gelenler"
diye Osmanlı Rus Savaşında Mehmet Arif diye birisinin savaş hatıralarını
yazdığı bir kitap. Eski yazıyla neşredilmiş. Nihat Abi'nin başka eserleri de
var ama en büyük hizmeti bu eseri yeni yazıya çevirmesi oldu. Tavsiye ederim.
Bir Cağaloğlu'na gittiğinde ara bul oku. İbretlik bir kitap. On iki sene
Mısır'da kalmış. Ezher Üniversitesinden mezun olmuş. Buradan da üniversiteyi
bitirip gitmiş. Buradan Türkiye Cumhuriyeti okullarında okuyup gitmeyenler
cahildir. O anlattı. Yaşanmış canlı hadise. Mekanı cennet olsun. Nihat Abi çok
değerli bir insandı. Genç yaş da denilebilecek bir yaşta vefat etti
denilebilir. 1956 senesinde Yahudilerle Araplar bir savaş yaptılar. Savaş esas
şöyle başladı. Nasır dönemi. Süveyş Kanalından geçiş paralıdır. Kanal Mısır
topraklarında olduğu için geliri de kanalı yaptıran Fransız, İngiliz şirketlere
aktarılıyor. Parayı sömürgeciler alıyor yani. Mısır'ın kanal gelirini
sömürüyorlar. Petrol ve madenlerini sömürdükleri gibi. Kanaldaki gelirini de
namussuzlar sömürüyorlar. Nasır 1952
yılında darbeyle iktidara geliyor. Darbeyi orduda Albay olan Abdünnasır
yapıyor. Sefil Kral Faruk Osmanlı zamanında isyan eden Kavalalı Mehmet Ali Paşa
ki kendisi aslen Arnavut'tur, Mısır'ı Osmanlıdan ayırdı. Oğlu hatta bir savaşta
Kütahya'ya kadar geldi. Onun torunu Kral Faruk. Sefih. Kraldı Mısır'da vur
patlasın çal oynasın. Mısır'ın gelirini sefahatle yiyen bir adamdı. Nasır onu
devirdi. Kanalı millileştiriyorum dedi. Geliri bundan böyle Mısır'ın olacak
dedi. Seni sömürgeciler bırakır mı? Hemen İngiliz-Fransız müşterek ordusu
hazırladılar. Gemilerle Port Said'e çıkarma yaptılar. Mısır'ın doğru dürüst
ordusu yok. Karadan ordular Kahireye yürümeye başladı. Nasır'ı devirecekler.
Mısır'ı tamamen işgal edecekler. Fransız ve İngilizler bir taraftan Yahudiler
de diğer Filistin'den yürüyorlar. Sovyet Rusların başında Kuruşçev var.
1956'da. Batılı sömürgeciler Amerikalı İngiliz Fransız İtalyan vesair
sömürgeciler Arap ülkelerinin servetlerini sömürmeye devamda ısrarcı olunca ki
o zaman iki kutup var biri ABD diğeri Sovyet Rusya. Batı ordusu Nato ki bugün
ki Haçlı ordusudur. Bizim başımızdaki namussuz şerefsizler de bu orduya
yataklık etmektedirler. Doğuda da Varşova Paktı var. Bizim süper ahmaklar da
Nato'ya girdiler. Bütün Araplar sömürgecilerin mallarına el koymak
istediklerini görünce -ki aslında zaten onların elindedir- Rus blokuna
yöneldiler. Rusları dost kabul edip batıya karşı koymak istediler. Kruşcev de
onları yanına çekmek istiyor. Arapları kazanmak için Kruşçev bir nota verdi
İngiliz ve Fransızlara. Ordularınızı durdurmazsanız Mısır'a yardım edeceğim
dedi. Blöf aslında yapacağı bir şey yok da. Fakat o zaman gerçekten Sovyet
Rusya korkusu var. 1989 da yıkılana kadar da vardı. O korku gidince dikkat
edersen bize yüklenmeye başladılar. Bu muhtıra karşısında korktular tabii.
Kahireye 30-40 km de bir kasabaya kadar varmışlardı. O günleri gazeteden takip
ediyorum. Benim bir kazanımım da İstanbul'a geldiğim günden beri günlük
gazeteleri takip etmeyi ihmal etmememdir. Gazeteler her gün yazıyor. Fransız
orduları felan yere vardı, diye. Tam o kasabaya vardıklarında Kruşçev muhtırayı
bastırdı. Korkularından durdular. Fransız ordularının durduğu o gün El-Ezher
Üniversitesinde baş müderrisin dersi varmış. Nihat Abi'nin canlı yaşadığı
hadiseyi ben sana anlatıyorum. Akşam ordu durdurulmuş sabahleyin dersi var
gelmiş. Derse başladı, diyor. Yana yakıla anlatıyormuş. Medrese kafasının
düştüğü durumu ortaya koyan bir tablo. Nihat Abi de çok üzülmüş. El-ezher
Üniversitesi baş müderrisinin düştüğü duruma bak. Derse başladı diyor. Kürsüye
çıktı: el-Hamdülillahi evvelen ve Kruşçev saniyen, çocuklar o kasaba hangi
tarafta diye de soruyor, kendi memleketinde İngiliz-Fransız ordularının
durdurulduğu yeri bilmiyor. Nihat Yazar, o gün kahroldum, diyor. Ve o gün
anladım ki İslam dünyası bitmiş. Bitmemiş olsaydı koskoca Osmanlı bitermiydi efendim.
İşte medrese bu Ali Tarık. Bunları iyi bil. Ben hepsini dinledim hepsini
yaşadım. Bir ülkenin nesillerine coğrafya öğretilmezse tarih öğretilmezse milli
ruh ve şuur verilmezse ne olur? Sürü olur.
İstanbul Üniversitesindeki bir profesörün: "Gebze ne tarafta
çocuklar?" demesi gibi bir şey. Veya Gebze'nin bağlı olduğu il olan İzmit
nerede çocuklar demesi gibi bir şey. Medrese bu işte.
ATZY- Bugün de yine şuursuzluk var ve
devam ediyor?
YA- Tabi tabi. Ancak bugün kü
şuursuzluk başka maalesef. Bugün kü tehlike şu Ali Tarık 1960'lardan sonra
sinsi bir zihniyet gelişti. O zihniyet de Türk'e düşmanlık. Türk'ün devletine
Türk'ün varlığına düşmanlık. Türk'ü hazmedememek. Kim bunlar Türk olmayanlar. Başta
Gürcüler olmak üzere. Tayyip Potamyalı. Diğeri Abdullah Gül Ermeni'dir kendisi.
Bülent Arınç'ta Menemende Asteğmeni şehit etti ya adam onun torunudur. Türk
değil yani Rum dönmesi midir nedir? Ele başılar öyle hepsi öyle. Nerede köprü
başı yerler varsa oraya Türk getirmiyorlar. İçin için Türk'ü yok etmek. Türk'ü
inkar adeta onlar için iman hali. Bunu nasıl yapıyorlar diyeceksin? Yaman Abi
şurada 65 milyon Türk var 2-3 milyon Çerkez, Gürcü şu bu var diyeceksin. Bir
millet ne olduğunu bilmezse, ne olduğunun farkında olmazsa o millet sürü
halinde demektir. Koyun sürüsü. Başına kendisinin ne olduğunu bilen uyanıklar
geçer. Uyanıklar bir şekilde onları afyonlar uyuturlar. Ve kendileri durumu
idare ederler. Şimdi bunlar Muaviye-Emeviyye metodunu takip ediyorlar. Bu usulü
sana anlattım. Hz. Ali ile Muaviye'nin kavgasında din-min hiç alakası yok.
Peygamberimiz gelmeden önce Ümeyyeoğullarıyla Haşimoğulları kanlı bıçaklı
idiler. Bütün Arap kabilelerinde olduğu gibi. Peygamber Efendimizin gelmesiyle
nübüvvet nuruyla birlikte bu durum küllenmişti. Peygamberin vefatıyla bu
külleri Emevi ileri gelenleri tekrar üfledi. Közler ortaya çıktı. Düşmanlık
tekrar alevlendi. E bunu nasıl yapacak. İslamiyet öncesi gibi bir kabile yapısı
da yok koskoca bir devlet var. Atlas Okyanusundan Basraya kadar koskoca bir
devlet var ortada. İmkanlar var. Saltanat sürecek. Nasıl ele geçirecek bunu? Bu
ancak dini, imanı öne sürerek yapacak. Arkada kendi melanetini yapacak. Şimdi
bunlar farkındaysan din-iman, din iman diyorlar arkada menfaatlerini
yürütüyorlar. Geçen anlattım, Büyükşehir belediyesinde 43 masa müdürlük vardır.
43 müdürden 40'ı Gürcü. Düşüne biliyor musun? Bu işte şuurlu sinsi bir ırkçılık
yoksa bu nasıl olabilir? Kaç Gürcü var Türkiye'de. 65 milyon Türk, 300 bin
Gürcü var. Nüfusa oranlasan bir kapıcılık düşer mi bir Gürcüye. Bırak
kapıcılığı Başkan Gürcü olunca tüm müdürlükler Gürcü, memurların 2/3 ü Gürcü.
Gürcü yetişmiyorsa yerine Çerkez, Abaza, Arnavut böyle.
ATZY- Tarih boyunca Çerkezler ve
diğerleri hep komitacı olmuşlar Anadolu insanı pek sesini çıkaramamış gib?
YA- Onun cevabı şu Ali Tarık:
Yeryüzünde, ben Pakistanlısını, Arabını dinledim, Acemini dinledim, Türkler
gibi İslam'a dine can-ı gönülden teslim olmuş başka bir millet yoktur. Kim ne
derse desin. Kimse bir şey diyemez ya. Öyle teslim olmuş ki; din denilince daha
başka şeye aklı ermiyor. Yav karşındaki adam senin gibi değil. Sen teslim
olmuşsun ama karşındaki Gürcü teslim olmamış.
Yorumlar
Yorum Gönder